Eskiler bazı şeyleri kısa sözlerle söylerdi. Sözün güzelliği her çağda önemliydi buna şüphe yok, fakat eski dönemin insanları sözlerden çok hakikate, görünenin ardındakine değer verirdi.
Bu nedenle yüzyılların tecrübesiyle damıtılarak gelen o yaşanmışlıkları bugün bile anlamakta zorlanıyoruz ve bir kaç cümleye sığdırarak anlatamıyoruz.
Ama ‘Eskiler’ bunu çok rahat anlatabilirlerdi. Mesela Eskiler “ŞU 5 ŞEYE GÜVENME” demişlerdir:
1-Şems-i şitâ’ya (Kışın güneşine)
2-Nasihat-ı âdâ’ya (Düşmanın nasihatine)
3-Sukûnet-i deryâ’ya (Denizin durgunluğuna)
4-İltifat-ı umerâ’ya (Âmirlerin iltifatına)
5-Va‘d-i nisâ’ya / Tebessüm-i nisâ’ya
(Kadınların vaadine, cilvesine ve gülüşüne)
İşte bu kısa cümleler sadece bir tespit değildir, derinlemesine düşünüldüğünde yaşam yolculuğunda birer rehberdir. Ve bu sözlerin bir anlamı da “görünenle yetinme, arkasını bil, bir sözün veya yaşanılan bir olayın sadece ön yüzüne değil arkasına da bak” demenin çok özlü bir ifadesidir. İşte bugün bizlere kadar ulaşan bu 5 madde, geçici ya da yanıltıcı olabilecek bir güven duygusuna karşı çok önemli uyarılar taşımaktadır.
Hadi şu güvenilmemesi gereken 5 şeye birlikte bakalım, eskiler gerçekten ne demek istemişler çözmeye çalışalım.
1-Şems-i şitâ’ya (Kışın güneşine GÜVENME!)
Kış güneşi parlak görünür ama çoğu zaman ısıtmaz bile. Burada görünüşü güzel görünen ama etkisi zayıf olan şeylere aldanmamak gerektiği tavsiye edilir. Evet o bir güneştir fakat aldatıcı bir güneştir. Parlaklığı güzel ama içini donduran sadece bir ışık demetidir.
Bugünden bir örnek verelim ne dersiniz?
Sosyal medya mesela.. Yaşantısıyla ve davranışlarıyla yakından tanıdığınız herkes bir bakıyorsunuz parlayan sözleri paylaşıyor. Bazıları kendisini bir Güneş gibi, bir Yıldız gibi göstermek için çok lüks bir arabayı, giydiği kıyafeti veya yaşantısını yayınlıyor. Hatta sahte başarı hikâyeleri, komik ödül törenleri, içi boş ama göz kamaştıran görüntülerle fütursuzca sergileniyor.
İşte buna güvenilmemesi gerektiğini “Şem-i Şita” sözüyle anlatmak istemişlerdir. Ve şunu da unutmamak gerekir ki bugün parıltılı ama içimizi ısıtmayan bir güneş çağındayız.
2-Nasihat-ı âdâ’ya (Düşmanın nasihatine GÜVENME)
Bazı düşmanlar vardır, söylediği sözlere baksan dostlarının önüne geçecek kadar etkileyicidir. Bu sözlerden etkilenebilir, hayatını ona göre şekillendirmeni bile sağlayabilirsin. Ve bence bu sözün en önemli çıkarımı düşman bile olsa söylenene değil, söyleyenin niyetine bakabilmektir. Hatta bu ‘Düşmanının nasihatine güvenme’ sözü sadece düşmanlar için değil, çevremizdekiler içinde geçerlidir. Fakat biz bugün söylenen söz gereği, bunu düşmanlık üzerinden ele alalım.
Bir şeye düşman olmak kötü bir özellik gibi gözükebilir, ama herkesin kaçırdığı nokta şu ki düşmanlık bile bir duruş gerektirir. Belki de meseleyi şuradan ele almak gerekir: Düşmanlarımız bile herşeyi bizim kötülüğümüz için söylemez. Burada en önemli önceliğimizin düşmanımızı bile doğru belirlenmesidir. Herkesi kendimize direk tehdit yanılgısına düşmemeliyiz. Çünkü en kötü düşman bile elbette iyiliğine yönelik bir kaç doğru şeyide fısıldayabilir. Önemli olan kimden gelirse gelsin, o söylenen sözlerin satır aralarında yer alan gerçek niyeti çözebilmektir.
3-Sukûnet-i deryâ’ya (Denizin durgunluğuna, sakinliğine GÜVENME)
Bazen durgun görünen bir deniz sakinliğinin ardında nice fırtınalar saklayabilir. Mesela şehrimizdeki Menderes Nehri enteresan bir örnektir. Öyle sessiz öyle sakin ilerler ki, karşıya bile korkmadan yüzerek geçebilirim dersin. Fakat alt akıntısı seni yutmak için pusuda beklemektedir. Ve çoğu kimse bilmez ama o sessiz ve sakin görünen nehir 10’a yakın antik liman kentini yok etmiş, yüz binlerce insanın geçmişini silmiş, medeniyetlerin gelişim sürecini bile bitirmiştir. Çok değil 40-50 yıl önce sonbaharda Menderes kenarında hasat yapan çiftçinin ilkbahar geldiğinde tarlasını (suyun araziyi yutması veya değiştirmesiyle) bulamaması gibi..
Kısaca sadece suyun sakinliğini değil, hayatının bu döneminde yaşadığın sakinliğe de şüpheyle bakabilmelisin. Her suyla yıkanılmayacağını, her denizin fıtratı ayrı olduğu için kendi kayığınla geçemeyeceğini, her sessiz kalanın güçsüz olduğunu sanmayarak ‘Sükunet-i Derya’ da ilerlemelisin.
Hiç birimiz unutmayalım: Her sakinlik huzura götürmez ve her görünenin üstünden geçilmez.
4-İltifat-ı Umerâ’ya (Âmirlerin iltifatına GÜVENME)
Güç sahiplerinin övgüsü çoğu zaman menfaatlidir ve geçicidir. Makamın sözüne değil, adaletine güvenmek gerekir. Ve farketmek gerekir ki makamdan gelen övgülerin çoğu insanın başını döndürür. Oysa iltifat, çoğu zaman bir bağ kurma değil, bağlama çabasıdır. Bugün alkışlayan eller, yarın sırtını dönebilir. Çünkü iltifat kalpten değil, koltuktan gelmiştir. Eskiler bu yüzden “Âmirin sözüne değil, terazisine bakılmalı” derdi.
Bugün teraziler bile hileli olduğu için bu sözü daha çok açmak istemiyorum.
5-Va‘d-i nisâ’ya / Tebessüm-i nisâ’ya (Kadınların vaadine, cilvesine, gülüşüne GÜVENME )
Yüzyıllar öncesinden gelen bu sözü bugünün yaşam normlarıyla yargılarsak çok cinsiyetçi, ayrıştırıcı görünebilir. Yazının giriş kısmında şerh koymamın sebebi de buydu. Çünkü bu sözler sadece basit nasihatler değil, binlerce yaşanmışlıktan 2’şer kelimeye dönüşen, onlarca yönü olan kalıplardır.
Bu sözde ki ‘Nisâ’ yani ‘Kadın’ kelimesi yerine hangi arzuyu, düşünceyi koyarsanız koyun, sonuç hep aynı çıkacaktır. Ve derinlemesine okuma ve tefekkür yapıldığında burada kastedilenin aslında kadınlar değil; nefsin cazibesi ve duygusal zaaflar olduğu görülecektir.
İnsan çoğu kez (farkına varamasa da) aklına rağmen, daha çok duygusal yönüyle hareket eden bir varlıktır. İç güdüleri, bastırılmış duyguları, çocukluk travmaları yaşamına (akıldan) çok daha fazla yön vermektedir. Bu sözle sadece duygulara kapılıp, hayal aleminde yaşayıp, aklı terketmemesi öğütlenmiştir.
Mesele kadınlar değildir; nefsin (her cinsiyetten insana) hoş gelen cazibesidir. Yani insanı akıldan koparan her türlü cazibe..
Bir bakış, bir söz, bir vaat ve sınırsız hayaller..
İnsan eğer bir bakışla, bir sözle, bir vaatle kendinden uzaklaşıyorsa, orada tehlike vardır.
Çünkü insan çoğu zaman başkasına değil, kendi zaafına yenilir. Ve insan, nefsin cazibesinin yanında duygusal zaaflarını da kontrol etmelidir.
Bize çocukluktan beri hep ‘güvenmeyi’ öğrettiler. Ve bu nedenle ‘güvenmeme’ kısmını hayatın zor sınavından geçerek yaşadığımız olaylardan öğrenmişizdir.
Eskiler “Şu beş şeye aldanma, güvenme..” demişlerse belki de biraz da güvenmemeyi öğrenmeliyiz.
Ve eskiler, aradan geçen yüzyıllardan sonra bile hâlâ haklıdırlar;
–Bazı güneşler ısıtmaz.(Şems-i şita)
–Bazı nasihatler zehirlidir.(Nasihat-i a’da)
–Bazı sessizlikler fırtınadır.(Sükunet-i derya)
–Bazı övgüler tuzaktır.(İltifat-ı Umera)
–Bazı tebessümler ise insanı yok eder.(Cilve-i nisa)
Mesele aldanmamak değil belki…
Mesele, aldana(da)bileceğini bilerek yürümektir.
Ve insanız. Aldanabiliriz, güvenebiliriz. Hata da yapabiliriz. Eğer ki, duygularımızı uçta yaşayıp, sınır çizemiyor isek, en azından zekamızı şüphe ve sorularla çalıştırmalıyız.
Eskiler, boşuna ‘eski’ değiller. Sadece ‘eski’ de değiller. Bu sözlere kulak vererek, aklımızın bir köşesine atmamızda en çok bize fayda vardır.






YORUMLAR