Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Giden Başkasını Bulur, Kalan Kendisini…

Hepimiz hayat yolunda kaybolmuş birer insanız.. Ve insan çoğu zaman

Hepimiz hayat yolunda kaybolmuş birer insanız.. Ve insan çoğu zaman kendi değerini, başkalarının davranışlarında arıyor. Birinin ilgisinde, birinin sevgisinde, birinin var saymasında, birinin yok saymasında, birinin kalışında ya da gidişinde.. Ve insan çoğu zaman; kendisine verilen önem kadar değerli, maruz kaldığı yok sayılma kadar da değersiz olduğunu sanıyor.

Oysa yaşam yolculuğumuzdaki en büyük yanılgımız en başından burada başlıyor.. Bir insana verebileceğiniz en büyük ceza yok saymaktır. Bir insanın çekeceği en büyük acı da yok sayılmaktır.

Yok sayılmak istemeyen her insan kendi değerini başkasının gözlerinde, sözlerinde; ellerinde, kalbinde; dudaklardan düşen cümlelerde arıyor. Ve o değeri bularak yaşananları vicdanına huzurla emanet etmek istiyor.

Aslında birinin sizi görmemesi, sizin görünmez olduğunuz anlamına gelmez. Birinin emeğinizi hiçe sayması, verdiğiniz emeği küçültmez. Birinin sevginizi taşıyamaması, sevginizin fazla ya da gereksiz olduğunu göstermez. Birinin sizi duymaması, doğruyu söylemediğinizi göstermez. Birinin size haksız görmesi, sizi adaletsiz yapmaz.

Genellikle bu gibi ‘yok sayan’ insanlar karşılarındaki değeri anlayacak olgunluğa sahip değildirler.

‘Yok sayanların’ bu tavırlarına rağmen ‘yok sayılanların’ anlayamadığı en önemli şey ise; İnsanın kendisine ait olan gerçek değeridir. Yok sayıldığını fark etmeyip, her gün kendisinden bir şeyler eksilten birinin gözünde büyümeye çalışmak, en büyük kayıptır.

Bir kere değerinizi anlamayanlara anlatmaya çabalayıp, görmeyen gözlere görünür olmak için çalıştınız mı, kazanma çizgisinden artık uzaklaşırsınız.

Ve sonra ne mi olur? Acılar, hayal kırıklıkları, vedalar, sessizlikler ve daha fazlası… Ama insanı en çok; yok sayılması ve hiç beklemediği yerden gelen darbeler ve kendisine yapılan saygısızlıkla gelen anlaşılamama hissi yakar.

Çünkü yok sayılan insan ilk başta ‘en büyük’ zaafından vurulur. ‘En Büyük’ iddialı ve yanlış bir kelime olabilir, en savunmasız zaafından demeliyiz. Evet, en savunmasız zaafımızın adı ‘Sevgi’dir.

İnsan, sevdiğine veya değer verdiği kişilere karşı savunma duvarlarını indirir. Kimseye anlatmadıklarını O’na anlatır, kimseye açmadığı kapıları O’na açar, kimse için göze almayacağı fedakârlıkları O’nun için yapar. Ve bu yüzden en ağır bedelleri de en sevdikleri ve değer verdikleri ödetir.

Varlığınızı yok sayanlar, görmezden gelenler, alma verme dengesini tutturamayanlar; en çok sevgi ve değer kısmından yaralarlar sizleri.

Bir yabancının ya da el olmuş bir insanın açtığı yara zamanla kapanır. Hatta onlardan geleni umursamazsınız, kabullenirsiniz bile. Ama bir dosttan, bir arkadaştan, bir akrabadan veya uğruna inandığınız peşinden koştuğunuz makam-mevki sahibi birinden gelen bir değersizliği ise asla unutmazsınız. Aklınızın ve kalbinizin en güvenli yerine koyduğunuz birinin verdiği yara, insanın yalnız duygularını değil, inancını da sarsar. Çünkü sevmişsinizdir, emek vermişsinizdir, değer beklemişsinizdir. En savunmasız zaafınız olan ‘sevgi’den yakalanıp, bedel ödetilip, ele geçirilmişsinizdir.

Ve hayatın sert ama değişmez bir gerçeği daha vardır. Bir insan sizi ancak bildiği yerden vurabilir. Herkesten sakındığınız, mahrem bildiğiniz duygusal ve akli haritanızı kendi ellerinizle ona vermişsinizdir. Nerede sustuğunuzu, neden incindiğinizi, hangi yarayı sakladığınızı bilir o haritayı okuyanlar. Zaafınızı da bilir, sevincinizi de. Cesaretinizin hududunu da bilir, vazgeçme noktanızı da. İşte hayatta yok sayılmanın, saygısızlığa ve adaletsizliğe uğramanın en ağırlaştıran kısmı da budur zaten.. Düşman bildiklerinizden değil, sığındığınız yerden, sevdiklerinizden gelmesi..

Değer görmeme ve yok sayılmamanın sonucu ise; daima bir tarafın gitmesiyle neticelenir. Aslında olması gereken, azıcık gururu olan ‘yok sayılan’ insanın kendi gitmesidir. Ya da ‘yok sayanın’ gitmesinin beklenmemesidir.

‘Yok sayılan’ insan eğer gidemiyorsa da; ‘yok sayanın’ boynuna ip geçirmesine müsaade etmemeli, sandalyesine kendisinden başkasının vurmasını kabullenmemelidir.

Kısaca insan yaşanabilecek her iki durumda da, kendisini ilk başta kaybetmiş gibi hisseder. Eğer yok sayıldığını bilip gitmeyi seçenler için o yol uzun, doğru ve başka bir hikayedir.

Fakat ‘yok sayılan’ olarak kalmayı seçtiyseniz; sizin için o gidenle birlikte hayatın anlamı, güzel günlerin ihtimali, geleceğe duyulan heves, beklentiler, isteklerde beraberinde gitmiştir.

Gidenin ardından kendinizi ‘kalan’ görüyorsanız ve O’na dair kalanları ip yapıp, sandalyeye tekme vuramıyorsanız artık siz kaybeden olmuşsunuzdur. Yapılan en büyük hata ve bunun sonucu olarak ilk yapılan tek yegane şey ise suçlamaktır. En çokta kendini.

Yok sayan, yok sayılan, giden veya kalan adına ne dersek diyelim, (yaşamadan anlamayacak olsakta) bize yol gösterecek tek söz şudur: “Kimse kimseyi kaybetmez aslında. Giden, başkasını bulurken; kalan ise kendisine kavuşurmuş..”

Sizi yok sayan şeyin gitmesi, sizin hayatınızdan bir eksilme değil, kendi içinize açılan bu yeni yolun sadece acı bir temizlenmesidir. Önce, başkasının sevgisine yetişmeye çalışmaktan yorulduğunuzu anlarsınız. Sonra ise başkasından değer görmek için bağırırken şimdi kendi sesinizi duymaya başlarsınız. Kendinizi açıklamak zorunda kalmadığınız, sevginizi ispat etmeye uğraşmadığınız, değer görmek için tükenmediğiniz bir dünyanın mümkün olduğunu ancak kendinize kavuştuğunuzda fark edersiniz.

Ve sonunda gerçeği anlarsınız. ‘Yok sayılmak’ bir kaybediş hikayesi değildir.

Evet, dünya mutluluğu her zaman dışarıda ve ulaşılamayan da aratıyor. Huzuru birinin sesinde, tamamlanmayı birinin varlığında, gerçek değeri birinin bakışında bulacağınıza inanmışta olabilirsiniz. Daha çok severseniz iyileşeceğinizi, o şey yanınızda kalırsa güçlü olacağınızı, biri sizi seçerse, dinlerse veya anlarsa değerli sayılacağınızı düşünüyorsunuz.

Ama bütün bu tükettiğiniz yolların sonunda, insan genellikle aynı sonuca ulaşıyor: Aradığınız ne varsa, çoğu zaman zaten içinizde bulunmaktaymış. Sadece içinizde aramak yerine, onaylanmak ve değer görme arzusuyla kendinizi eksik sanmışsınız.

Aslında siz yok sayılmamışsınız, kendinizi yok saymışsınız.

Hayatı kazanmak ve kaybetmek olarak matematik gibi okuyanlar bu döngüden asla çıkamadı.

Oysa huzur, sadece birinin yanınızda olmasıyla değil, yalnızken de bulunurdu..

Oysa değer, sadece bir başkasının sizi seçmesi değil, seçtiğinizin değerli olduğunu anlamakla da olurdu..

Oysa itibar ve güç, birileri tarafından hiç yıkılmamak değil, yıkıldıktan sonra yine ayağa kalkabileceğini farketmekle de kazanılırdı..

Ama olmadı.

Dışarının o büyülü ve kaotik çekiciliğine; huzura, değere, itibara ve güce yıllarca aldanmak ve yok sayma veya yok sayılma döngüsü ruhları esir aldı!

Bunca yıl cevapları uzaklarda aradık. İlk önce hep dışarıya baktık, fakat en sonunda nihayet kendi içimize dönmeyi bir şekilde başardık. Kendimizle kavga etmeyi veya sohbeti ihmal ettiğimizi fark ederek.. Aslında hiçbir gerçek cevabı dışarı bulamadığımızı anlayarak..

İşte bu oyunun cevabı bu kadar basit.. Mesele; dünyanın içten dışa değil, dıştan içeriye oynanan bir oyun olduğunu anlamaktır. Kaybettiğini zannederken, aslında kazandığını anlamaktır. Herkes “bitti, yok oldu, yandı kül oldu” derken, içindeki deryalarda sonsuzluğa kavuşmaktır.

Bunu geçte olsa anlıyoruz.. Ve öğreniyoruz..

“Kimse kimseyi kaybetmez aslında. Giden, başkasını bulurken; kalan ise kendisine kavuşur”.