Bazı insanlar için hayat sadece yaşananlar değildir; görünenin dünyanın arkasını bilmenin yükünü taşımaktır. İşte o yükün adı kısaca farkındalıktır. Çoğu zaman herkesin böbürlenerek bahsettiği ve “uyanış” diye romantize edilen bu durum, aslında insanın omzuna bırakılmış ağır bir yalnızlıktan başka bir şey değildir.
Bugünlerde bazı kavramlar hemen popüler oluyor ancak kavramın ötesindeki anlam ve etkisini hiç konuşmuyoruz.
“Işığı gördüm”, “uyandım”, “aydınlanma yaşadım”, “içsel enerji yakaladım” şeklinde sözcükler kuran kişiler etrafımızı sarmış durumda. Peki bu kişiler yaşadıkları farkındalığın farkında mı? Ya da gerçek bir farkındalık yaşamadıklarının farkındalar mı?
Fark etmek; sadece görmek, sadece hissetmek, bir şeyleri artık anladığını sanmak değildir.
Binlerce örnek verebiliriz fakat kısaca fark etmek; birinin susarken ne demek istediğini, kalabalıklar içinde ellerin neden aynı anda alkışlamaya başladığını, dost sandıklarının senden neyi neden sakladıklarını, bir tebessümün gerçekliğini veya arkasındaki zorunluluğu çözebilmektir.
En kötüsü ise, bütün bunları gördükten sonra hiçbir şey olmamış gibi davranamama haline ‘gerçek farkındalık‘ denir. Ve farkındalık büyük bir yüktür.
İşte ‘Farkındalığın Laneti’ de tam burada başlar. Gerçek farkındalık; farkettiği şeylere karşı hiç olmamış gibi davranamama halidir. En basitiyle ya susar ya da uzaklaşma yolunu seçer.
İşte o yüzden farkındalığı yüksek insan, bulunduğu ortamdan sık sık kopmak ister. Çünkü çoğu sohbetin yüzeysel olduğunu bilir. Çünkü çoğu ilişkinin, karşılıklı bir ihtiyaç anlaşmasından ibaret olduğunu artık farketmiştir. Gösterilen çoğu saygının ise, aslında korku ya da çıkar nedeniyle gerçekleştiğine emin olmuştur.
Ve o farkındalığa ulaşan kişi bilir ki, insanlar çoğu zaman gerçeği değil, kendilerini iyi hissettiren yalanları, ortamları ve ilişkileri tercih eder.
Bu bilgiyle yaşamak farkında olan insan için hiç kolay değildir. Bir noktadan sonra insan, bulunduğu ortamlara da ait hissetmemeye başlar. Konuşmalara katılır, bildiklerini sunar ama sohbeti asla derinleştirmez. Kahkahaları yükseltir ama samimiyeti azalır.
İşte farkındalığın laneti budur. Ve içten içe her gün bir soru ve çözümleme büyür içinde: “Ben burada ne yapıyorum?” “Ben buradakilerle aynı dili konuşmuyorum!”.
İşte farkındalık bu yüzden bilmenin ve anlamanın bir yüküdür.
Ama işin acı bir tarafı şudur; farkında olan insanın uzaklaşma isteği ne kadar güçlüyse, onaylanma arzusu da o kadar güçlüdür. Bir şeyin farkına varan insanlar, ne kadar farkında olursa olsun, farkında oldukları şeyler konusunda anlaşılmak ister. En basitinden anlaşılmasalar bile saygı görmek isterler. Bu istek asla bir zayıflık, ego veya benlik nefsi değildir, bu saygının beklenmesi farkındalık merdiveninin başlangıç basamağıdır.
Belki farketmişsinizdir, burada hemen bir çelişki de doğar. Anlaşılmak isteyen bir zihin, ama kimsenin gerçekten anlamadığını bilen bir bilinç hali birliktedir. Hem farkedilmeyi istemek, hem de farketseler bile seni anlayamadıklarını farkettiğin paradoksal bir duygu. İşte bu da, farkındalığın laneti bir yüktür.
Saygı meselesi ise daha da karmaşıktır. Toplumumuzda “saygı” çoğu zaman bir duruşun sonucu değildir, bir konumun ödülüdür. Zenginsen saygı görürsün, güçlüysen saygı görürsün, ailen büyükse saygı görürsün, bir partiye veya derneğe üyeysen saygı görürsün, unvanın varsa saygı görürsün veya birinin işine yarıyorsan saygı görürsün gibi..
Bu yüzden çoğu “saygı” sahte gelir farkında olana ve çoğu “değer verme” de hesaplı görünür. Ve farkındalığın laneti bu ya, insan yine uzaklaşmak ister o ortam ve kişilerden. Çünkü, farkındalık bilinci saygı usulüyle ilerler. En çokta kendisine saygı duyduğu için uzaklaşır insan.
Ve farkındalığı yüksek biri için saygı; tüm ünvanlardan ve mertebelerden öte bir duruştur. Mesela çıkarın olmadığında da yanında durabiliyorsan birinin, karşılık beklemeden sevebiliyorsan çevrendekileri, menfaatin olmadan da paylaşıyorsan bilgini, emeğini ve servetini işte o zaman sen farkındalığının hakkını veriyorsundur.
Farkındalığın diğer bir laneti ise; uzaklaşsanda tamamen kopamama halidir. Çünkü ne kadar yorulsa da, ne kadar kaçmak istese de, içinde hâlâ bir beklenti vardır. Çünkü farketmişsindir bazı şeyleri. Farkettiklerinin farkedilmesini istersin.
“Belki birileri gerçekten anlar” diye farkındalığının bedelini bir sorumluluk taşır gibi taşırsın. İşte bu beklenti, farkındalığın en ince şekilde kurulmuş bir tuzağıdır. İnsanı ne tamamen koparır farketmeyenlerden, ne de tam olarak bağlar fark edemeyenleri. Sadece arada bırakır.
Ama sonunda illa ki şunu öğrenir o kişi;
Farkındalık, insanı üstün yapmaz. Sadece daha yalnız yapar. Ama aynı zamanda daha dürüst, daha seçici ve daha gerçekçi kılar. Artık herkesle konuşmaz, ama ne zaman konuşursa konuşsun sadece gerçekleri konuşur.
Herkesi önemsemez, ama önemsediği kişilerden bir şey saklamaz ve sahte bir şekilde yaşamaz.
Herkesten sevgi beklemez, ama saygı göstermeyene saygı gösterene kadar savaş başlatır.
Farkındalığın lanetinin bir çözümü yoktur, bir kere farkeden ve bu lanete bulaşan insan için tek çözüm onunla yaşamayı öğrenmektir.
Çünkü farkındalık, korkulacak bir yük değil, bir pusuladır.
Yani o zamana kadar yaşadığın hayata dair ızdıraplı bir yüzleşme, vaktinde yapmadığın hamlelerin yer aldığı bir vicdan azabı, tüm bunları aştığın büyük bir uyanış ve herşeyi farketmeye başlamakla birlikte gelen bir yanlızlık.
İşte bu pusula sana herşeyi değil gerçekleri, herkesi değil olması gerekeni gösterir.
Farkındalık bir lanettir ama gerçektir.


