Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
ResimLink - Resim Yükle

Kerem ile Aslı Aydın’da Yaşasaydı Aşkı Bulabilir Miydi?

Ülkemizde ormanlar kaderine terkedilmişcesine yanarken ve derin bir yoksulluk hakimken,

Ülkemizde ormanlar kaderine terkedilmişcesine yanarken ve derin bir yoksulluk hakimken, onlarca kişi neden siyaset üzerine yazmadığımı soruyor. Siyaset yazanlar hep kendi denge(menfaat) unsurlarını gözettiklerinden, insanların farklı kalemlerden bu beklentilerinin olması çok normal. Fakat, bu topraklarda yaşayanların siyasi yazılar okumaktan çok etraflarında olan bitenlere yoğunlaşmaları, narkozlarından kendi başlarına tek tek uyanmaları gerekir. Çünkü ekonomik ve yerel siyasete dair birşeyleri yazsak bile, toplumsal hissi yok edilmiş kalabalıklara ne anlatılabilir? Yıllardır yazılan şeyler alışkanlık ve umursamazlık dışında ne meydana getirmiştir? Toplumumuz ne yazık ki yeni fikirleri duymaya ve arkasında durmaya hazır değildir. Yeni bir bakış açısı görmek istememektedir. Bu nedenle bir süre daha Aydın’a ve hayata dair yazılarıma devam edeceğim. 

Bugün çoğu kişinin farketmediği, bu şehre dair iki eksiklikten bahsedeceğim. Ne zaman konuşmaya başlasak, neyi anlatmak istersek isteyelim hep Aydın’ın doğusundan bir yere ait örnekle açıklama yapmamız size de tuhaf gelmiyor mu? Aydın neden Roma’yla, Marsilya’yla, Atina’yla değil de en basitinden Denizli’den başlayarak başka yerlerle kıyaslanıyor? Bu şehrin algıları, hedefleri ve hayalleri bile başka şehirlere ait. Aydın, bugün bile Anadolu şehirlerinin gelişmesi altında eziliyor. Birinci eksikliğimiz budur.

İkinci eksikliğimiz ise bu şehrin ‘tarihsel aşksızlığı’. Yanlış duymadınız, bu şehrin tarihine bile aşk küsmüş durumda.

O zaman yaklaşık 500 yıllık bir hikayeyi anlatmaya başlayalım. Bizde doğudan başlayarak konuşalım. Hem de en doğudan, İsfahan şehrinden başlayarak…

Tarihte pek çok aşk hikayesi vardır. Yusuf ile Züleyha, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı gibi.. Bugün size Kerem ile Aslı’nın hijayesini anlatacağım.

Gerçek adı ‘Mirza Bey’ olan Kerem, İsfahan Sultanının oğludur. Kerem doğduğu gün İsfahan Sarayında görevli olan Hristiyan bir keşişinde kızı olur. Adı Aslı’dır. Yıllar geçmiş,

Kerem büyümüş, yiğit ve genç bir delikanlı olmuştur. Aslı ise güzelliği ile nam salmıştır. Kerem’in yolu bir gün bu keşişin evinin oraya düşer. Ve Kerem Aslı’yı görür görmez aşık olur. Aslı’da Kerem’e aşık olmuştur. Kerem bu durumu babasıyla paylaşır ve Aslı ile evlenmek ister. Bu duruma sevinen Sultan, tek oğlu olan Kerem için hemen düğün hazırlıklarını başlatır. Ancak Aslı’nın babası dini inancından dolayı evlenmelerini istemez. Sultan’dan korktuğu içinde kızını alıp kaçmaya başlar. Kerem’de arkadaşıyla birlikte onları bulmak için yollara düşer. Bitmek bilmez bir yolculuk başlar. Kerem uğradığı her kervansarayda, durduğu her durakta Aslı’yı sorar. Doğru olup olmadığını önemsemeden Aslı’ya dair öğrendiği her bilgi her haber için para verir. Bu öyle bir yolculuktur ki, gezdiği vilayet ve şehirler saymakla bitmez. Aşkından divane olan Kerem, elinde sazıyla şarkılar, şiirler söyler. Dağ, taş, ova kısaca her yerde aşkını arar. O kadar çok kişiyle konuşur ve sazıyla şiirler okur ki, tüccarlar ve çobanlar sayesinde adı her yerde yayılır. Tiflis, Gence, Erivan, Ardahan, Erzurum, Konya, Karaman, Diyarbakır, Şırnak.. 

Karşılaştığı kişilerden bazıları doğru haber verir, bazıları ise Kerem’i kandırıp parasını alır. Yıllar süren arayış sonunda Kerem Konya’ya varır. Ve Aslı’nın Halep’te bulunduğunu öğrenir. Sonunda sevgilisine kavuşacaktır. Kerem, Halep’e varır ve Kerem’in aşk yolculuğunu duyan Halep Emiri bu divane genci huzuruna kabul eder. Bu aşkın hikayesini dinler. Hikayeden etkilenen Emir, Kerem’i himayesine alır ve keşişin kızıyla evlenmesine izin verir. Keşiş bu sefer kaçamayacaklarını anlayınca evlilik kararına boyun eğmek zorunda kalır. Fakat Hristiyan kızının Müslüman biriyle evlenmesini kendisine yediremez. Düğün gecesi kızının üstüne büyülü bir kıyafet giydirir. Düğün biter, kalabalık dağılır, Kerem ve Aslı evlerine uğurlanır. Uğruna şiirler yazdığı, türküler söylediği, yıllardır aradığı aşkı artık karşısındadır. Kerem, Aslı’ya yaklaşır. Ve Aslı’nın düğmelerini çözmeye başlar. Efsane bu ya, Kerem Aslı’nın elbisesinin her düğmesini açtığında, büyülü gömlek tekrar iliklenir. Defalarca düğmelerini açar ama düğmeler tekrar iliklenir. Aşkından zaten divane olan Kerem, bu durum karşısında çaresiz kalır. Defalarca denesede sonuç hep aynıdır. Uğruna dünyayı elinin tersiyle itmiş, sevdiği kadınla evlenmiştir fakat ona dokunamamaktadır. Aşk işte, bir adamı yaktı mı Kerem gibi yakar. Ve Kerem olduğu yerde tutuşup, aşkından yanmaya başlar. Kerem alev alev yanmaktadır, yandıkça kül olmaktadır. Kerem’in yandığını gören Aslı ağlamaya başlar. O’nu kurtarmak ister. Fakat bu yangın sönecek gibi değildir. Kerem’e yardım etmek isteyen Aslı’nın önce saçları, sonra elbisesi ve en sonunda da kendisi yanmaya başlar. Ve ikiside bu aşk ateşinde önce kül olurlar, sonra yok olurlar. İsfahan’da başlayan ateş Halep’te son bulur. İkisi de efsane olur, ölümsüz olur.

Aşk bu. Bedenen yok olurlar ama onlardan kalan hikayeler ve hatıralar ölümsüzleşir. Düşünsenize bugün bile Hazar’dan Kafkasya’ya, Rumeli’den Mezapotamya’ya kadar herkes bu aşk hikayesini sahiplenmeye çalışıyor. Çokta haksız değillerdir. Çünkü Kerem’in ayak bastığı, şiirinin ulaştığı her yer ondan bir hatıra taşır. 

Kerem, Nuh’un Gemisi’nin bulunduğu yer olduğu söylenen Cudi Dağı’nda aşkından kafataslarıyla konuştuğu rivayet edilir. 

Ardahan’da ‘Ulgar Dağına Sesleniş’ şiirini söylediği kayanın bugün bile adı ‘Kerem’in Kayası’dır. 

Kerem, Konya’dayken Aslı’nın Halep civarında olduğunu öğrenir. Halep’e giderken Karaman’ın kuzeyinde bulunan dağda konaklar. Bu sırada büyük bir fırtına çıkar ve Kerem yolunu kaybeder. Aslı’ya ulaşmaya yakınken yolu bulamaması üzerine derinden bir “Ahh” çekerek sazını eline alır ve şöyle der: “Yanarım sevdadan dumanın tütmez. Sen de benim gibi yanasın ey dağ! Bellerin yol vermez, bülbülün ötmez, üstüne karalar giyesin dağ!” 

Fırtınadan dindikten sonra yolu bulan Kerem, dağdan ayrılır. Ama öyle bir ‘ah’ etmiştir ki, ardına dönüp bakar ve dağ cayır cayır yanmaktadır. Yüce dağ, yangın sonrası ‘kara’ bir dağa dönüşmüştür. O günden sonra Karaman’daki bu dağın ne gülü kalır, ne bülbülü.. Adına da bugün bile ‘Karadağ’ derler.

Peki, sizler hiç Aydın’da buna benzer bir hikaye duydunuz mu? Oysa aşk ve mitolojiye dair izler taşıyan onlarca antik kenti bulunan Aydın’da neredeyse bin 500 yıldır neden bir hikaye veya efsane yeşermemiştir? Neden bu şehrin bir hikayesi günümüze kadar gelmemiştir? Ve neden Aydın’ın adı efsane, mit veya hikayelerde bile geçmemiştir?

Geçmişi bırakalım günümüze dönelim. Bugün bile düğün günü kız almaya giderken etek ve beyaz çorap giyip, kara kazanlar üstüne çıkacak cesareti bulan bu şehrin çocukları, sevdiğine kolay bir şekilde kavuştuğu için mi bir hikayeleri olmuyor? 

Adını Yunan Mitolojisindeki aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’ten alan Afrodisias isimli bir kenti bulunan bir şehir, bugün neden Türkiye’deki en çok boşanma oranlarının olduğu şehirlerden biri. 

Yoksa aşksız evliliklerin başkenti mi oldu şehrimiz? Ya da sadece zengin ve varlıklı olmak aşktan ve yuvayı yaşatmaktan değerli bir ölçüt mü görülüyor? En son ne zaman “Şu kadar evleri, tarlaları var” yerine “Şöyle güzel evlilikleri/birliktelikleri var” sözünü duydunuz?

Her evlenecek çiftin evinin olması şart koşulup, toplumsal ritüelleri tamamlamak peşinde koşmaları sonucu, birbirlerini daha iyi tanımak için zaman mı bulamıyorlar? 

Neden bu şehrin Aslı’larının Kerem’lerinin, Ferhat’larının Şirin’lerinin Menderes Nehri’nin ovayı ikiye ayırması gibi, en basitinden nehir nedeniyle aşkları bölünen, kavuşulamayan bir hikayesi yok? 

Günümüzde kavuşmuş olanlar, boy boy fotoğraf paylaşanlar, rehberlerine ismini canımlı-cicimli kaydedenler herşeyi aşk sanıyorlar. Ya da aşk uğruna utanmaktan ve kınanmaktan çok korktukları için bazıları da hikayelerini ortaya çıkarmıyorlar.

Bu şehirde boşanma/ayrılma dedikoduları kadar(kimseden çekinmeden) aşkını yaşayanların kül olma hikayeleri anlatılmıyor. Bu hikayeler anlatılsa bile toplumda saygı duymak yerine küçümsemek daha çok rağbet görüyor.

Oysa ki kimsenin bu uğurda yanmasına ve ölmesine de gerek yok! Bu şehrin insanlarının değil, boş fikirlerin, saatlerce süren dedikoduların ölmesi gerek. Bunu da Kerem gibi kınanmaktan korkmayanlar, Aslı gibi aşkı uğrunda beraber yanabilenler yapabilir. 

Ne güzel demiş şair Nazım Hikmet, “Kül olayım Kerem gibi yana yana.. Ben yanmazsam, sen yanmazsan, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..”

Bu şehrin gençlerinin de ülkesi, vatanı, şehri; dağı, taşı, toprağı; inciri, zeytini için yanması veya ölmesi ama aşkı için yaşaması gerekir.

Değerleri için ölmesi, aşkı için yanması ve yaşaması gerekir.

Aslı gibi.. 

Kerem gibi.. 

YUSUF ZİYA YAYAN