Efeler’de bulunan Nevzat Biçer Parkı’ndaki tarihi yapıların tapusunun Aydın Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne devri sonrası ortaya çıkan bilgi kirliliği ve üst üste gelen hatalar zincirlerinin kökenine inerek, İhbar Aydın Tarih Araştırmaları Masası olarak bu konuyu ele aldık.
Efeler’de tapu devrine karşı dün düzenlenen eylem ve basın açıklaması da gösterdi ki, yıllardır hizmet üretemeyenler siyaseten cephe açarak tarihi gerçekleri konuşmak yerine, oluşturulan algı ile doğruların ortaya çıkmasını istemiyor. Özellikle 350 bin nüfuslu bir ilçenin ve hatta 1881 yılında kurulan Aydın Belediyesinin 145.yılını yaşadığımızı düşündüğümüzde mevcut Başkan Anıl Yetişkin’in Nevzat Biçer’deki mülkler için “Burası İngilizlerin malı, ecdat malı değil” ifadeleri rahmetli İlber Ortaylı’nın deyişiyle “cahilane!” söylemlerden öteye gitmemekte.
EN SONDA SÖYLEYECEĞİMİZİ BAŞTA SÖYLEYELİM!
Yaptığımız bağımsız araştırma sonucu elde ettiğimiz verilere göre; en sonda söyleyeceğimizi en başta söylemek istiyoruz. Bu arazi içindeki yapılar ne Efeler Belediyesi ne de Vakıflar’ın mülkü olduğu, (haber içeriğinde açıkladığımız şaibeler, iddialar ve davalar göz önüne alındığında) bu yapıların devletin yani halkın malı olduğu gerçeğidir.
YETİŞKİN’E İHTİYADİ TEDBİR LAZIM!
Tarihi kayıtları konuşmak ve iddiaları tartışmak yerine, göreve geldiğinden beri hizmet üretmeyerek Belediyeye ait yapıların satışı gerçekleştiren, La Perla’da 53, geçen hafta da 71 tane mülkün satış kararını alan bir Başkanın “ecdadın değil İngilizlerin” açıklaması şaşkınlıkla karşılandı.
Tapu devrine ilişkin açılacak dava sonucunda Efeler Belediyesi uhdesine bırakılması kararı çıkar ise ‘Anıl Yetişkin’in üzerinde hiçbir satış, kiralama ve kullanma yetkisinde bulunmama’ ihtiyati tedbir(ironi) şartıyla verilmesi kanaatindeyiz.
(Bu dosya araştırma haberimiz detaylı anlatımla hazırlanmış olup, özet hali gün içinde yeniden paylaşılacaktır)
İhbar Aydın Tarih Araştırmaları Masası Haberi YAYINDA!
Aydın–İzmir Hattı, Forbes İmtiyazı, TARİŞ Depoları ve Nevzat Biçer Krizi..
Bugün Aydın ile İzmir arasında sıradan bir ulaşım hattı gibi görünen demiryolu, aslında Anadolu’daki ilk modern ve kapitalist altyapı projelerinden biridir.
1856 yılında Osmanlı Devleti, ekonomik darboğaz ve dış borç baskısı altındayken, İngiliz sermayesine geniş imtiyazlar vererek İzmir–Aydın Demiryolu projesini başlattı. Bu hattın işletmesi, İngiliz merkezli Ottoman Railway Company of Smyrna to Aidin’a verildi.
Bu sürecin arkasındaki ana aktörlerden biri ise Levanten(Doğu Akdeniz ülkelerinde yerleşen ve ticari etkinliklerde bulunan Avrupa kökenli) ticaret ailesi olan Forbes & Company idi.
Osmanlı’nın verdiği imtiyazlar sadece ray döşemekle sınırlı değildi. Tren yolunun yapımını üstlenen İngiliz sermayesine hat boyunca geniş arazi kullanım hakkı, istasyon çevrelerinde ticari yapı kurma yetkisi, bazı bölgelerde mülkiyet benzeri uzun süreli kiralamalı tasarruf hakkı, vergi kolaylıkları ve en önemlisi hattın 30 mil(1 mil 1.6 kilometre) altında ve üstündeki madenlere ilişkin 50 yıl sürecek imtiyazlardan oluşmaktaydı.
Bu hattın önemi sadece ulaşım hattı olması değil, Aydın Ovası’nın tarımsal zenginliğini ve madenleri limana taşımaktı.Yani demiryolu, halk için değil; hammaddeyi limana indirmek için kurulan sömürge tipi ekonomik bir yöntemdi.
50 yıl imtiyaz süresi tamamlandığında ise sözleşme gereği kullanılan arazi, işletmedeki eşyalar, yapılan binalar, çalışır ve işler haliyle devlete teslim edilecekti. Kısaca sözleşme gereği, TARİŞ Depoları denen alandaki yapılar İngiliz Malı değil, devletin malı olmuştur.
ARAZİLER KİME AİTTİ? OSMANLILAR ECNEBİLERE VAKIF ARAZİSİNİ Mİ VERDİ?
Osmanlı’da toprakların büyük kısmı miri(devlet toprağı) arazisiydi. Ancak bu arazilerin kullanım hakkı özel kişilere verilebiliyordu. Yabancı şirketlere de devlet arazileri üzerinde uzun süreli imtiyazlar tanınabiliyordu. Bu nedenle Demiryolu hattının geçtiği birçok alan hukuken devlet toprağı gibi görünse de fiilen yabancı şirket kontrolüne girdi. Bu durum Cumhuriyet döneminde mülkiyet tartışmalarının temelini oluşturdu.
Kullanıma açılan demiryoluyla birlikte Aydın ve çevresinde depolama ve ticaret altyapısı gelişmeye başladı. Forbes ve benzeri Levanten şirketler; tarım ürünlerini topluyor, maden çıkarıyor, işliyor, depoluyor ve İzmir Limanı’ndan ihraç ediyordu.
İzmir Merkezli Levanten bir aileye ait Forbes Company, Nevzat Biçer Parkı arazisine Meyan Kökü İşleme Fabrikası kurdu. Fabrikayı tarım ürünlerine ve tren yoluna ulaşabilecekleri en yakın alan olan Nevzat Biçer’e kurdular. Hatta günümüzdeki Atatürk Devlet Hastanesi’nin bulunduğu bölgenin, geçmişte meyan kökü üretim arazisi olduğunu da ek bilgi olarak belirtelim.
FATİH’İN MEŞHUR AYASOFYA BEDDUASI UNUTULDU MU?
Osmanlı Devlet yapısında vakıfların konumu çok önemli bir yer teşkil etmekteydi. Özellikle arazilerin büyük çoğunluğu devlete aitken, vakıflarda kuruluş amaçlarına göre mülk edinip faaliyetlerini yönetebilmekteydiler. Bu vakıflar, kanunlarla yasal olarak korunan kurumlardı.
Osmanlı Devlet yapısı gereği vakfa ait mülkler istisnasız şekilde titizce kayıt altına alınır ve saklanırdı.
Ve özellikle Fatih Sultan Mehmet’in meşhur Ayasofya Vakfiyesi’ndeki sözlerinden sonra vakıflara ait pek çok mülk devlet tarafından korunur, bürokrasinin de bu hassasiyet göstermesi için de ‘Vakıf Bedduası’ özellikle ön plana çıkartılırdı.
Osmanlı Padişahları’nın bile vakıf malları üzerinde bir tasarrufu ve söz hakkı bulunmamaktaydı.
Vakıf mallarıyla ilgili hassasiyeti ortada olan bir devlet yapılanmasında; İzmir-Aydın ve Denizli hattındaki tren yolunun geçtiği araziler, ulaşım hattına kurulan pamuk ayıklama tesisleri, depolar ve fabrikaların hepsi miri yani devlet arazisine kurulmak zorundaydı.
İmtiyaz sözleşmesi incelendiğinde; devletin ilgili firmaya hazine arazilerinden yer göstererek bu tren hattını ve işletmeleri kurdurduğu, vakıf arazilerine yönelik bir işgal durumunun kadim devlet geleneği ve yasalara göre söz konusu olamayacağı görülüyor.
TREN YOLLARI İNGİLİZLER’DEN ALINIP MİLLİLEŞTİRİLİYOR!
Cumhuriyet’in ilanından sonra devletin karar vericileri yabancı kontrolü kırmak için adımlar attı. Bunun ilk adımlarından biri tren yollarını millileştirip geri almaktı.
1935 yılında İngilizler’den tren yolları ve buna ek verilen büyük imtiyazlar geri alındı. Demiryolları millileştirildi ve Tarım Ticareti Kooperatiflerinin etkinleştirilme politikası benimsendi.
Kuruluşu 1915’e dayanan TARİŞ’in adı Tarım Bankası (Ziraat) ile İş Bankası’nın ilk hecelerinin birleşiminden oluşmuş, Levantenlerden öğrenilen ticaret altyapısı yöneticiler tarafından örnek alınarak TARİŞ üzerinde uygulanmıştır.
Millileştirme hamlesi sonrası Forbes’in Nevzat Biçer’de yer alan Mey Fabrikası’ndan kalan yapılar ve eklentiler TARİŞ’e devredildi.
TARİŞ DEPOLARI VE SONRASINDA KURULAN NEVZAT BİÇER PARKI!
Bugün Efeler’deki Nevzat Biçer Parkı çevresi, işte bu tarihsel hattın tam merkezinde yer almakta. Levantenlere ait ticaret ve ürün-mamül saklama alanları öncelikle TARİŞ deposuna çevrildi. Uzun bir bir süre atıl kalan yer ise daha sonra Aydın Belediyesi tarafından projelendirildi.
2014 yılından sonra ise, Nevzat Biçer Parkı Büyükşehir Belediyesine, TARİŞ depoları ise Efeler Belediyesi’ne bırakıldı.
Bu depolardan bir kısmı bugün Belediye tarafından Nikah ve Konferans Salonu olarak kullanılmakta.
Özel firmalara verilen nikah salonuna bitişik diğer yapılar ise bir süre özel işletmeler eliyle işletildi, ancak daha sonra yıllarca özel firmaların işletememesi nedeniyle atıl halde bekletilerek kullanılmadı.
MÜLKİYET TARTIŞMASI: BU TAPU BELEDİYEYE Mİ YOKSA VAKIFLARA MI AİT?
Tartışmalara konu en kritik ve güncel kısım ise yakın zamanda yaşanan tapu devrinde ortaya çıktı.
5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’nun 30. Maddesi ile “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur.” hükmü gerekçe gösterilerek Nevzat Biçer Parkı’ndaki TARİŞ Depolarının tapusu Efeler Belediyesi’nden alınarak Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne geçirildi.
Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından yapılan arşiv araştırmaları sonucu, arazideki depoların olduğu yere ait vakıf izi veya emaresi bulunduğu, Osmanlı dönemine ait bir vakfa dayandığı iddia edildi.
Bu vakfın adı ise; Ayşe Hanım Binti Mehmed Paşa Bin Derviş Vakfı olarak açıklandı. KİM BU AYŞE HANIM VAKFI?
Ayşe Hanım Binti Mehmed Paşa Bin Derviş ismi aslında bir “vakıf adı” değil, klasik Osmanlı usulüyle vakfı kuran kişinin soy zinciriyle tarifidir.
Ayşe Hanım’ın Babası Dervişzâde Mehmed Paşa Osmanlı denizcilik elitinden bir isim, dedesi Derviş Ağa ise bugün Ödemiş’in bir mahallesi olan Birgi Ayanı’dır. Bu aile İzmir’in varlıklı ailelerinden olarak bilinir.
İzmir’in meşhur Konak Meydanı’nda bulunan saat kulesinin yanında ufak estetik bir camii bulunur. Bunu İzmir’e giden herkes muhakkak görmüştür. İşte Ayşe Hanım 1755 senesinde bugünkü adıyla Yalı Camiini yaptırmış ve İzmir’in önde gelen en büyük kadın vakıflarından birini kurmuştur.
İzmir limanında uluslararası ticaretle uğraşan Ayşe Hanım, vakfa gelir getirmesi için sahip olduğu han, iskele, konak, dükkân, sabunhane ve zeytinlik gibi gayrimenkullerini de vakfetti.
İZMİR’İN BÜYÜK KURUMLARI BU VAKFA GEÇEBİLİR!
Osmanlı’nın son döneminde İzmir Hükümet Binasının yapılması ve önündeki Konak Meydanı’nın genişletilmesi sürecinde birçok yapı yıkıldı. Yalı Camii ise 19. yüzyılın ikinci yarısında yıkılınca yeri değiştirilerek tekrar inşa edildi(1891 yılında). 1900’lü yılların başlarında ciddi tadilatlar geçiren cami yapısı bu sayede varlığını günümüze kadar korudu.
Yani Vakıflar Kanunu uyarınca, yer değiştirdiği kısım tespit edilen bu caminin vakıf senetlerine ayrıntılı bakılırsa, belki de bugün bütün Konak Meydanı, İzmir Hükümet Konağı veya Konak Kaymakamlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Binası’da bu vakfın sayılarak el konulabilir.
İŞTE O CAMİİ:

İZMİR’E LİMAN YAPTIRAN AYŞE HANIM’IN ÇOCUĞU OLMAMIŞ!
Ayşe Hanım ile Mehmed Efendi’nin evliliklerinden çocuklarının olmadığı “bilâ veled” kayıtlı vefatlarından anlaşılmaktadır. Vakfiyelerde sıklıkla görüldüğü üzere inşa ettikleri yahut gelir vakfettikleri camilerde okunacak hatim ve duaların, kendileri ve yakınlarının ruhlarına hediye edilmesini istemektedir. Ayşe Hanım da vakfiyesinde; kendisi, anne-babası, eşi ve onun anne-babası ile diğer akrabaları için bazı hayırlar yapılmasını istemiş ancak hayatta olan veya vefat eden herhangi bir evladından bahsetmemiştir.
İzmir limanına iskele yaptırabilecek kadar kudreti ve zenginliği bulunan Ayşe Hanım’ın hangi yılda doğduğuna ve kaç yaşında öldüğüne dair açık bir kayda yahut bir mezar kitabesine rastlanmamaktadır.
BURASI ÇOK ÖNEMLİ: AYŞE HANIM VAKFI 1759’DA DAVALIK OLMUŞ! KAYITLAR NE KADAR GÜVENİLİR?
Bu vakfa ait süreci anlatmaktaki amacımız, hem Osmanlı Devleti’nde vakıfların ne kadar önem verildiğini anlatabilmek hem de gerçeğe ve maddi doğruya yaklaşmaktan kaynaklanmaktadır.
Ayşe Hanım’ın vefatından sonra vakfın pek çok işlem nedeniyle davalık olduğu, vakfın medresesinde eğitim gören talebelerin vakıf yöneticilerine davalar açtığı görülmektedir.
Hatta vakfın yönetimine geçen kişilerin Ayşe Hanım öldükten sonra kendi yazdıkları senetleri “Ayşe Hanım zamanında yazıldı” diyerek tahrifat yapıldığı öne sürülürken, İzmir Kadı Mahkemesi’ne davaların açıldığı görülüyor.
SAHTE MÜHÜR İDDİASI KADI MAHKEMELERİNE TAŞINMIŞ!
Çocuğu bulunmayan Ayşe Hanım’ın yeğeni Mehmet Bey, Ayşe Hanım ölmeden kısa bir süre önce vakfa dair çoğu şeyi kendi evlatlarına bıraktığına ilişkin yazılar sunduğu, buna ilişkin şaibeli durumların mahkemelere taşındığı anlaşılıyor.
Medrese talebelerinin ‘sahte mühür’ iddiası bir yana Ayşe Hanım’ın gerçekte bu şartları değiştirip değiştirmediği, değiştirdiyse bunların neden bazı belgelerde yer almadığı sorusunun cevabının halen bulunmadığı belirtiliyor.
Muhtemelen Ayşe Hanım’ın yeğeni Mehmet Bey’in vakıf mallarında tasarruf etmek için böyle bir yol izlemiş olabileceği dava yargılamalarından görülebiliyor ve bu durum vakıf senetlerini de bir nebze şüpheli hale getirebiliyor.
VAKIF 1939’DA SON BULUYOR! KİMSE AYDIN’DA MÜLKÜMÜZ VAR DEMİYOR!
Ayşe Hanım Vakfı’na son olarak 1909 yılında İbrahim Halil Efendi’nin mütevelli tayin edilmiş, O’nun da 1939 yılındaki vefatından sonra mütevelli tayini yapılmadığı görülüyor.
Vakıf mütevellisi olmanın şartı tüm mallarına sahip çıkmak iken, bunu yapmadığı takdirde kanuni cezai müeyyidesi ve vakıf bedduaları bulunurken, 1939 yılına kadar Aydın ilindeki söz konusu mülke ilişkin bir girişimde bulunduğu kayıtlarda görülmüyor.
Vakıf mütevellisi tarafından ne Osmanlı Devleti’ne ne de Forbes Company’ye karşı bir hak talebi veya dava kaydına da rastlanmıyor.
1750’lerde talebelerin itirazı bile İstanbul ve İzmir Kadı Mahkemelerine konu olup kayıt izlerine ulaşılabiliyorken, 1900’lü yıllara kadar ilişkin böyle bir girişimde bulunulmaması da buradaki şüpheleri artıran bir konu olarak dikkate alınması gerekiyor.
VAKIF SENEDİNDE YAZAN ‘AYDIN’, VİLAYET OLAN AYDIN MI?
Osmanlı mülki idari yapısı içinde Aydın Vilayeti denilen bölge merkezi İzmir olan, Aydın, Manisa, Denizli, Muğla(büyük bölümü), kısmen Uşak, Afyonkahisar’ın bazı bölümlerini içeren bir bölgeye tekabül etmekte.
Aydın Vilayetinin merkez ili İzmir 1700’lerde 300 bin nüfusa sahipken, Aydın(Efeler) ise 100 bin nüfuslü büyük bir yerleşim yeriydi.
Ayşe Hanım’ın Ödemiş Birgi kökenli olması, İzmir’in en zengin müslüman ailelerinden biri olarak Konak civarında onlarca mülke sahip olması dikkate alındığında, vakıf senedinde yazan Aydın ibaresinin ‘Efeler olan Aydın’ yerine İzmir’i kapsayan bir ibare olabileceği de dikkatlerden kaçmamalı, bunun yanında senette yapılan tarifin, Osmanlı dönemi arsa, arazi ve mülklerin sınır ve konumlarının ne şekilde yazıldığının iyi araştırılması gerekmektedir.
Günümüzde kullanılan ada-parsel sistemi bile 1950’lerden sonra şekillenmeye başlamış, arazi sınırları netleştirilmiş, 2000’li yıllardan sonra dijitalleşmiştir.
Bugün bile Menderes Nehri tarafından yutulan araziler ile ilgili halen davalar söz konusu olabilmektedir.
VAKFA AİT BİR YAPI DEĞİL, ARAZİ KAYDI DA OLABİLİR! TAM KONUMU NASIL TESPİT EDİLDİ?
Aydın Efeler’de onlarca farklı vakıfa kayıtlı yüzlerce mülk ve arazi bulunmakta. Bu mülkler içinde tarihi yapılar, dükkanlar da bulunmakta ve arazi olarak gelir getiren yerlerde bulunmakta.
250 yıl sonra ortaya çıkan Vakıf senedine ilişkin veri ve belge henüz paylaşılmamışken,
vakıf emaresine dayanak olan belgenin tam konumunun nasıl tespit edildiği merak konusu olmayı sürdürüyor.
Konak Meydanı’nda bulunan camiinin yıkılıp asıl yerinden taşınması ve birgün tespit edilirse o yerin kadim Vakıf kanunu gereği geri alınabileceği bile ortadayken, belki de söz konusu mülk Tariş Deposunun yerine KİPA AVM’ye, TARİŞ’e ait gözüken AVM otoparkı gibi bir yere de tekabül edebilme durumu da ortaya çıkabilir.
Yani Ayşe Hanım Vakfı’na ait bir vakıf emaresi varsa bu emarenin şuanki tam birebir konum olarak TARİŞ Depolarının tam üstüne düşüp düşmediğinin bir kesinliği bulunmamakta.
Soyu Ödemiş Birgi’ye dayanan 1750’lerde vefat eden Ayşe Hanım’ın Aydın(Efeler)’a yansıyan bir soy geçmişi, ticaret geçmişine dair bir vesikaya henüz ulaşılamamış olup, vakıf senetleri alanında uzman bilirkişilerce incelendiğinde maddi gerçeğin daha net ortaya çıkabileceği değerlendiriliyor.
VAKIFLAR MÜDÜRLÜĞÜ MİLLETİN MALINI KORUR!
Vakıflar Genel Müdürlüğü kurumu bugüne kadar binlerce vakfı vakfiyesine uygun şekilde koruyan bir kurumdur. Geçmiş dönemlerden kalan pek çok eseri aslına uygun şekilde korumaya alma, restore etme, vakıf vakfiyesindeki şartları uygulamak gibi görevleri bulunmaktadır. Ülkemizde bugüne kadar on binlerce eser Vakıflar tarafından bu titizlikle yönetilmektedir.
1939 yılı itibariyle mütevellisi sona eren İzmirli Ayşe Hanım Vakfı’na ait mülklerin idaresi işlemi Vakıflar tarafından yürütülmektedir.
Ayşe Hanım gibi kurulan vakıfların bir çoğu soylarından gelenleri zengin etmek için değil, gerek öğrenci yetiştirme, gerek ihtiyaç sahiplerine yardım edilmesi tarzı hayır işleri için bu eserleri vakıf kurarak hibe etmişlerdir.
Fakat gerek vakıfa ait olsun, gerekse park alanı Büyükşehir Belediyesi’nin, yapılar Efeler Belediyesi’nin uhdesinde olsa da bu mallar halkın mallarıdır.
BU YAPILAR İMTİYAZ SÖZLEŞMESİNE GÖRE İLK SAHİBİ DEVLETİN HAZİNESİNE DEVREDİLMELİDİR!
50 yıllık imzalanan üst yapı kullanım ve imtiyaz sözleşmesine göre; sözleşme bittiği an içinde bulunan tüm eşya ve mülklerin devlet kaydı ve denetimine geçmesi, yani hazineye aktarılması gerekmektedir. Tarım Kooperatifçiliğine destek amaçlı TARİŞ’e devredilen arazi ve mülklerin uzun yıllar TARİŞ Deposu olarak kullanıldığı, daha sonra bu vasfından çıktığı görülmektedir.
Belki de en büyük hata bu arazi üstündeki yapıların Aydın Belediyesi’ne devrinde kaynaklanmıştır.
1870’lerdeki haliyle miri(devlet toprağı) olan ve sözleşme gereği yapılan yapıların imtiyaz bitince devlete geçeceği açıkça belirtilmiştir.
Burası İngiliz yapısı olsa da İngiliz malı değildir, İngilizlerin imtiyazla yap-işlet-devret modeliyle yaptığı bir yatırımdır.
Vakıf senedindeki iddialar çürütüldüğü takdirde veya yerin başka bir yer olma durumu ortaya çıktığı zaman TARİŞ Depolarının Aydın(Efeler) Belediyesi yerine, Maliye Hazinesi’ne devri gerekmektedir.
VAKIF KAYDI SAĞLAM ÇIKMAZSA, EFELER’E DEĞİL HAZİNEYE DEVREDİLMELİ!
Kanun gereği mülkiyetinde park bulunan Belediyenin veya bu yapıları işletmek isteyen müteşebbislerin Maliye Hazinesi adına, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Milli Emlak Müdürlükleri veya şeflikleri aracılığıyla bu depoları kiralaması gerekir.
Kısaca, Ayşe Hanım Vakfı’nın İzmir merkezli olması, aile köklerinin Ödemiş’in ötesine geçmemesi, Ayşe Hanım’ın vefatının hemen ardından Vakfı yöneten yeğeni Mehmet Bey’in sahte mühür kullanarak Ayşe Hanım’ın ağzıyla yazdığı iddia olunan şaibeli mülk devirleri, İzmir Kadı Mahkemesi’ndeki davalar, vakıf senedinde emare bulunan yerin nokta atış belli olmaması, TARİŞ depolarının Hazine yerine Belediye uhdesinde kalması gibi durumların yaşanacak mahkeme süreci sonrası açıklığa kavuşması bekleniyor.
Ancak tek bir gerçek bulunmakta; bu yer asla bir ‘İngiliz Malı’ değildir.
TARİH SİYASETE KURBAN EDİLMEMELİ: İNGİLİZ MALI DEĞİL ECDAT MALI!
Nevzat Biçer Parkı’ndaki TARİŞ depoları yalnızca bir aidiyet tartışması değil; toprağın, emeğin ve mülkiyetin el değiştirme hikayesidir.
Ancak günümüzde her konuda olduğu gibi bu durumda siyaseten kullanılmaktadır.
Efeler halkına katkı sunamayan, Belediyeye gelir sağlayacak hiçbir projeyi hayata geçiremeyen, Kemer Mahallesi’ndeki Tenis Kortları’nı şifahen eşe dosta kullandırarak (tahmini) 40 milyon, Jeotermal firmalara kaçak yapıları için ceza kesmeyerek 100 milyon lira geliri yok sayan Anıl Yetişkin’in Tariş Depolarına yönelik tutumu büyük bir çelişki olarak görülmekte.
Dün yaptığı basın açıklamasında “Buralar İngilizlerindir, ecdata ait değildir” açıklaması ise son yılların en absürt, en bilgisiz açıklaması olarak tarihin tozlu sayfalarında yer alacaktır.
Efeler Belediye Başkanı seçilerek 2 seneyi geride bırakan Anıl Yetişkin, önce La Perla projesindeki 53 daire, geçen hafta da Efeler Halkı’na ait 71 mülkün (Akaryakıt istasyonu, iş yeri, dükkan, arazi, tarla..) satışı için yetki aldığı ortaya çıkmıştı.
Ecdat malı olan 800-900 sene sonra bir şekilde Efeler Belediyesine kadar ulaşan 71 mülk kendi eliyle satılıyorken, yine devlet kurumu olan Vakıflar’a devronulan bir işlemi hukuk yerine hamasetle çözmeye çalışması büyük bir çelişki olarak görülüyor.
Efeler halkına ait arazileri satarak belediyeyi yönetmeye çalışan Anıl Yetişkin’in Nikah Dairesi ve Konferans Salonu yanında duran 2 adet büyük depo alanını atıl bırakması, tapu Vakıflara geçtiği an bu atıl yerleri farkederek, toplumsal tepki oluşturmak için çabalaması şaşkınlıkla karşılanıyor.
Belki de Başkan Yetişkin, ecdat malı satışlarını perdelemek ve üstündeki toplum baskısını azaltmak için siyaseten bu yolu izliyor olabilir.
Başkan Yetişkin’in şaşkınlık veren savunmasına göre; “Burası İngiliz malı” derken Levanten ailenin mirasçıları bugün çıkıp gelse ses etmeden “Burası sizindi zaten” denilip TARİŞ Depolarının tapusu FORBES Company’ye mi verilecek?
Belediye Başkanları’nın hukuk ve vakalar karşısında belgeli argümanlar yerine altı boş söylemlerle hareket etmeleri, kurduğu ekiplerin yetkinsizliği bu örnekte bir kez daha gözler önüne serilmiş oldu.
İHBAR AYDIN TARİH ARAŞTIRMALARI MASASI YEREL YÖNETİCİLERİ UYARIYOR!
İhbar Aydın Tarih Araştırmaları Masası olarak geçen hafta Nazilli Belediyesi’nin tarihi yanıltan bilgilendirmesini ifşa etmiş, Nazilli Belediye Başkanı Ertuğrul Tetik’in web sitesine ve hatta 2026 Faaliyet Raporuna yazdırdığı “700 sene Frigyalılar Nazilli’yi yönetti” şeklindeki hatayı ortaya çıkartarak, düzeltilmesini kamuoyu adına duyurmuştuk.
Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’deki yerel yöneticilerin de üniversitelerdeki hocalarla yakın çalışması gerektiğini, ayrıca yerel tarih araştırmacılarıyla iletişimde bulunmalarını ve danışman olarak Tarihçi, Sosyolog, Jeolog gibi uzmanları kadrolarına almaları uyarısında bulunmuştuk.
Gerek Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün belgeleri açıklayarak şeffaf şekilde kamuoyunu aydınlatması, gerekse de yerel yöneticilerin etkin ve yetkin kadrolarla şehirleri yönetmesi gerekiyor.
En basitinden Belediye Yöneticileri o şehrin 500 yılda bir büyük deprem döngüsü varsa bir büyük alanı imara açarken bunu tarihçi ve jeologlarla masaya yatırmalı. Dere yatakları, tarihi alanları, şehrin dokusunun oluşumunu konusunda hakim kişilerle çalışmalıdır.
Nazilli örneğinden sonra Efeler’de yaşanan tartışma da gösteriyor ki, Üniversite, yerel tarih araştırmacıları ve kanaat önderlerinin etkileşimi ve bilgilerinin şehir için kullanılması gerekiyor.
Aydınlıların her sabah farklı bir sürprizle uyanmasının yanında şehrin kalbinde olan yapıların kökeninin 2026 yılında olmamıza tam olarak bilinememesi, yaşanan tartışmaların bilim zemininde değil de siyaset zeminine taşınarak prim yapılmaya çalışılmasından çıkarılacak dersler olduğunu anlamamız gerekiyor.


