Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Yusuf Ziya Yayan yazdı: Siz Adaleti de Şahsiyeti de nereden bileceksiniz!

Kalemimden dökülen bu söz, ne sizler için söylenmiş bir söz,

Kalemimden dökülen bu söz, ne sizler için söylenmiş bir söz, ne bir soru, ne bir iddia, ne bir manifesto, ne de bir yaşanmışlığın gururlu yansıması..

Aynaya bakma cesareti olmayaların; önce kendilerine sonra da dünyaya haykırması gereken süslü bir söylem..

Mesela hiç aklınıza geldi mi, hiç söylediniz mi ya da sordunuz mu birine veya kendinize?

Siz adaleti nereden bileceksiniz!” diye..

Adalet kelimesi, her çağın zehirli bir sarmaşığı.

Ve binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de günümüz toplumunun talepleri içerisinde ve herkesin dilinde.

Peki ‘adalet‘ kelimesini o kutsallarınızın arasından alıp, ‘gerçek adaleti‘ hiç kendi hayatınıza uyguladınız mı? Veya ‘gerçek adalet nedir?’ diye hiç sorguladınız mı?

Adalet kavramı; son yıllarda artan bir şekilde yine toplumsal bir söyleme dönüştü. Ve bugünlerde herkes; bireysel adaletsizliklerin toplumla fikren birleşmesini ve mücadele için bütünleşmesini istiyor.

Hatta adaletin varlık kazanımından çok, eksikliğinin sonucu öğretiliyor herkese..

Sanki bireysel adalet; toplumun desteğine, toplumun alkışına muhtaçmış gibi..

Bizde bu konuya önce toplum tarafından bakalım..

Bir toplumun en büyük felaketi; adaletsizlik, adaletin gecikmesi veya adaletin kaybolması mıdır? Basite kaçanlar için ‘evet‘, gerçekte ise cevap ‘hayır‘dır..

Adalet bazen gecikir. Bazen tökezler. Bazen yanlış kapıyı çalar. Bazen de gelmez. Evet bu bir felakettir.

Ama asıl en büyük felaket nedir biliyor musunuz?

Adaletin ne olduğunu unutmuş insanların çoğalmasıdır.

Mahkemeler ayakta gözükür, hükümler birbirini kovalar, “Yargı; tarafsız, bağımsızdır, adalet yoksa hiçbir şey yoktur, biz adaletliyiz,” gibi cümleler peşi sıra dizilir.

Dışarıdan bakana her şey yolunda akıyor gözükür, ama vicdanlarda yıkılmıştır adalet..

Hiç düşündünüz mü?

Bugün adliyeye giren hangi taraf mutlu ayrılabiliyor?

-Müşteki-Sanık, Borçlu-Alacaklı veya Davacı-Davalı..

Her iki tarafta, aradığı şeyi, en basitinden vicdanını rahatlatan mutluluğu o ‘Adalet Sarayı‘ kapıların da bulabiliyor mu? Cevabı zaten biliyorsunuz.

Oysa iki tarafın mutsuz ayrıldığı o kapıdan çıkan kime sorsanız sorun, herkes ‘haklı‘ çıkıyor. Adaletin tecellisi herkesin “haklıyım” demesi mi? Yoksa haklıyla haksızı ayıran bir çizgi miydi?

Elbette herkesin bir nedeni var. En günahkarların bile. Herkesin bir de gerekçesi..

Herkes mağdur. Ve herkes masum.

Ama her nedense; ortada biriken, yaşanılan veya yaşatılan onca haksızlığın bir sahibi bile yok

Çünkü tarihte ilk kez bu çağ; suçu işlemekten çok, suçu görünmez kılmanın o şaşalı devrini yaşatıyor.

Ve bu ‘Adalet Maskesi‘ altında sergileniyor.

Başı dik, vicdanı rahat, belki tek başına ve doğruyu söyleyeni değil; kalabalığa karışan, yüksek sesle bağıran ve kendi itibarı için insanları çağıran adalet mozoşistleri sorgulanmadan alkışlanıyor.

Hatta dolandırıcılar, hırsızlar, gaspçılar bile alkışlatılıyor.

Ve en acısı da; gerçeği haykıranlar itibar suikastlerine uğrarken, sözleri çarpıtılırken, bilgisizce etiketlenirken; sessiz kalanlar ve hakikati görmezden gelenler, bu komik başarıları kadar ödüllendiriliyor. Sonra da aldıkları bu kaotik cesaretle topluma dönüp, “adalet” kelimesini ağızlarından kusmaya devam ediyorlar..

İşte o an geldiğinde, korkmadan söyleyin veya sorun!

Kendi yaşanmışlığınızı ve kendi bedel ödemişliğinizi hatırlayarak..

Siz adaleti nereden bileceksiniz?”

Söyleyin onlara; “Adalet, yalnızca size dokunduğunda aradığınız bir kapı değil”, söyleyin onlara “Adalet, kimse bakmıyorken, alkışlamıyorken de doğru tarafta durabilmektir”, diye..

Ve ekleyin sözünüze; “Çıkarınıza aykırı olsa bile hakikati savunabilmektir adalet!” diye..

Dostu haksızlık yapsa da susmayan; düşmanı haklıysa da, bunu her zaman kabul edercesine bir şahsiyetle..

Adaleti savunmak meziyet ister. Bir duruş ister ve her şeyden önemlisi bir ‘Şahsiyet‘ ister!

Sonra hadi ‘adaleti‘ bir kenara bırakın, ikinci bir söz olarak söyleyin mesela:

Siz şahsiyeti nereden bileceksiniz?

(Dikkat edin, “soru sorun” demiyorum, “söyleyin!” diyorum.. )

Siz şahsiyeti, şahsiyetli olmayı nereden bileceksiniz!” deyin.

İster kendinize, ister başkasına söyleseniz de farketmez. Hatta bu sözün ardından bir cevabı varsa bile dinlemenize gerek yok..

Bu sözün kendi terazisinde değerli olan en basit kıstası şudur:

Şahsiyeti olmayan insanların aradığı adalet sadece beklentiyi büyütür, çoğunlukla tecelli etmez!”

Zordur şahsiyetli olmak..

Şahsiyet; öyle kartvizitte yazmaz mesela..

Makam odasındaki koltukla kazanılmaz.

Kalabalıkların alkışında içinizde oluşup, çabucak büyümez.

Şahsiyet‘ nedir biliyor musunuz?

Rüzgar hangi taraftan eserse essin eğilmemek, anlık menfaat değişince fikir değiştirmemektir.

Tek başına kaldığınızda da aynı insan olarak kalabilmektir!

Aynı insan kalabilmek..

İnsanların karşısında bir şeyler kanıtlamak acizliği değil, vicdanının karşısında hesap verebilmektir.

Vicdanı hayatından ve değerlerinden sürgün edenlerin, şahsiyeti de şahsiyetsiz olur!

Şahsiyetsiz kişilerin istediği adalette adalet değildir, sağlamak istedikleri adalette adalet değildir.

Hakikatten korkanların, kınanmamak için susanların, ‘elalemler‘ için yaşayanların ve bangır bangır “Benim bir şahsiyetim var” diyerek bağıranların çoğu itibarının peşindedir.

Tıpkı ‘ahlak‘ deyip, kendilerinin ahlaksızlıklarını gizlemek için hedef gösterip, vicdanlarını temize çıkarma arzularına yönelenler gibi..

“Siz şahsiyeti ne bilirsiniz?” dediğiniz de -ki bu bir soru değil-, bir insan hemen üstüne alınıp, en yüksek sesle ‘Şeref‘ten bahsediyorsa, o kişi en çok kendi vicdanının katilidir.

Acıyın onlara..

Hem de vicdanınız acımadan acıyın..

Ailesini, çevresini, hatta tüm dünyayı kandırabilirler. Ne fark eder?

Acıyın onlara, çünkü onlar en çok kendilerini kandırırlar.

Hem de yıllarca..

Hatta bir ömrü yiyip bitirirler de, çoğu zaman farketmez bile.

Birbirine ekledikleri yalanlarla, samimiyetsizlikle, kalplerini bir sarmaşık gibi örmüştür onlar..

O yüzden “Siz adaleti ve şahsiyeti nereden bileceksiniz?” diye bir söz söylerken, onlar bunu ‘cevap verilecek, verilmesi gereken bir soru‘ sanır.

Dinlemek isterseniz dinleyin, çaresizlik içindeki çabalarını ve çırpınışlarını..

Ama bana kalırsa asaletli olan; bildiği cevapları veya duyacağı muhtemel yalanları dinlemez!..

Siz sözünüzü ister kendinize, ister istediğinize söyleyin veya hatta sormuş gibi olun farketmez.

Bazı sözler söyledikten sonra, çekilmek hatta gitmek gerekir. Gerekirse, kendinizden bile.

Gitmek zor geliyorsa ve bunun yolunu merak ediyorsanız şunu düşünebilirsiniz.

Bu dünyada herkesi kurtaramazsınız!”.

Ama en azından, kurtarmak için de bir duruş göstermiş, şahsiyeti şahsiyetsizce kullananları vicdanıyla başbaşa bırakarak dünyanın en ağır hükmünü uygulamış olursunuz.

Bu şahsiyetsiz kişi kendiniz olsa bile..

Bu bir kaçış değil, bilakis bir temizlenme ve muhasebe sürecidir.

Size en temelinde düşen şey; “adaleti istemek, adaleti sağlamaya çalışmak” ise de, bu işin yalnız şahsiyet sahibi insanların işi olduğunu, onlarsız bir adaletin mümkün olmadığını anlamak gerekir.

Evet, doğru söylenmiş bir sözdür: Adaletin gözü kördür!

“Gözü kör olan adalet nasıl gerçeği bulur?” diye sakın şaşırmayın!

Çünkü adaleti adalet yapan şey zaten, kimsenin görmediği yerde bile doğruyu seçebilmesi, haklıyı haksızdan ayırmasıdır.

Her zaman olmasa da bir an, hiç değilse de bazen..!

Ve adaleti sağlayacak şahsiyetli duruş ise; bunu dimdik, gururla, gösterişsiz, vicdanla mücadele etmek ve sonucunu beklemektir.

İnsanların ekseriyeti, “Ben adaletli ve şahsiyetli bir hayat yaşadım” der, fakat adaletli ve şahsiyetli bir yaşam; eylemsiz olmaz, yanlışa doğru, doğruya yanlış demekle olmaz.

Siz adaleti ve şahsiyeti nereden bileceksiniz” sözünü söyleme cesaretiniz yoksa, bunun bir soru olmadığını da anlamadıysanız, bari boş restler ve raconlar çekmek yerine bakmayı öğrenin, bakmayı öğrenelim.

Mesela bir insanı şahsiyetli mi şahsiyetsiz mi?; asil mi değil mi?; merhametli mi değil mi?, gibi tanıma yolculuğunda ilk kriteri olarak “Yaşın kaç?” demeyin. Sadece vicdanına bakın.

Çünkü her insan, vicdanı yaşındadır!..

Ve vicdanı kadar yaşamıştır.

Yaşanmışlık ve yaşananlarla şekillenen vicdan, bedenin yıllanmasından ve sayılan sayılardan daha çok şey anlatır.

Tabi, sormasını değil; önce bakmasını ve sonra görmesini bilene.

Bakmayı ve görmeyi öğrenmek, vicdanı da bilenilmek için adalet ve şahsiyet gerekir.

Her şeyde olduğu gibi, ilk başta insanın içinde başlar bu yolculuk.

Ve bunun kazananı çoktur, fakat kaybedeni hiç yoktur.

Bakmakla başlayıp hesabı, sayıları ve itibarı bir kenara bırakan ve sonra görmesini bilen her insan; çilesini çektiği veya uyguladığı adalet kadar ölümsüzleşir ve yalnızca şahsiyeti kadar hatırlanır.

Evet doğru duydunuz insan zenginliği, itibarı kadar değil; adaleti ve şahsiyeti kadar hatırlanır!..

O zaman en baştaki sözümüzü tekrar söyleyelim, önce kendimize, istersek başkalarına veya dilersen dünyaya:

Siz adaleti de, şahsiyeti de nereden bileceksin!!