Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
ResimLink - Resim Yükle

Kendini bulmak mı istiyorsun?

“Bazı yükler fazla ağır gelir insana; Yarı yolda indirsen, yüküne yazık.. Ömrünce taşısan sırtına yazık…

“Bazı yükler fazla ağır gelir insana;

Yarı yolda indirsen, yüküne yazık..

Ömrünce taşısan sırtına yazık…

Unutup affetsen kalbine yazık.

Biliriz ki; bütün acılar geçer, fotoğraflar sararır, yara kabuk tutar kapanır..

Sokakta mevsimi fark edersin, ayna da kendini.

Önce belli belirsiz, sonra gamzene kadar gülersin..

Kuşlar konar dallarına, kırıldığın yerde çiçek açarsın.

 Bütün acılar bi gün geçer,

Ya da alışırsın..

Hasılı; kendini arayan yitirmeden bulamaz”.

Bu gibi bazı cümleler bir an da anonim şekilde karşımıza çıkar. Kimi Cemal Süreya, kimi Can Yücel, kimi ise Nazım Hikmet’e atfeder bu cümleleri. Hepsine de yakışır bu derin cümleler, fakat onlara ait değildir. Kimin yazdığı belirsiz, kimin okuduğu önemsizdir. Kime ait olursa olsun, kimin ruhunu kanatarak döküldüyse bu sözcükler, okuyan herkesi en derininden bir parça da olsa yakalar. Kimi tek okuyuşta, kimi yüz okuyuşta doyar bu kelimelere. Kimi ise okumaktan korkarak uzaklaşır, bir satırına bile bakmak istemez ve örtmek ister her şeyi.   

Bugünkü köşe yazımızda bir farklılık olsun diyerek, ciltler dolusu kitap yazarak açıklasakta bitmeyecek bir şiirsel metni sizlerle paylaşmak istedim. Haddi aşmaksa aşmak, okumaya talip olanlara bir farklı pencereyi göstermek istedim. Hadi parça parça başlayalım yorumlamaya..

Bazı yükler fazla ağır gelir insana;

Yarı yolda indirsen, yüküne yazık..

Ömrünce taşısan sırtına yazık…

Unutup affetsen kalbine yazık”.

Hepimiz bir hayatı taşırız sırtımızda, bazen de hayat taşır bizi sırtında. Hangisinin daha ağır olduğu ise çoğu zaman fark edemeyiz. Çünkü insan doğası gereği bir şeylere alışır ve uyum sağlar. Yüke de alışır, acıya da, kaybetmeye de, susmaya da, vazgeçmeye de.

Yukarıdaki satırlar işte tam da bu taşımaya alıştığımız veya atmak istediğimiz yüke ilişkin çelişkili hali ortaya çıkarıyor. Bir yük nasıl da bizim için her şey olabiliyor? Veya hayatımızda ki her şey nasıl da bir şeye indirgenebiliyor, yüke dönüşebiliyor ve tüm yaşamımızı etkileyebiliyor? Her şeye alışan insan çelişkiyle yaşamaya bile alışır mı? Cevabı ne yazık ki evet.

Çözmesi zor bu çelişki denklemi sadece anlayabiliriz. Bazı denklemlerin çözümü yoktur, o denklem anlayabilmek için vardır. Hatta bize bu hayatta en ağır gelen tek şey işlediğimiz günahlarımızdan ve vicdan azabımızdan çok belki de bu yaşadığımız çelişki dolu halimizdir. Ömür denilen girdabın içinde bir hayatı tüketirken, ne zamanın nasıl geçtiğini anlarız, ne isteyince çıkabiliriz, ne de her şeye rağmen çıkmak isteriz düştüğümüz çelişkilerimizden.

Sırtımızda taşıdığımız yüke ait çelişkiden vazgeçmek mi zor, yoksa çelişkiyle yaşamak mı? Arayalım hep birlikte cevabı.

Ne vazgeçebiliriz çelişkiden, ne de hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliriz. Vazgeçmek, terketmek kolay bir karar mı sanıyoruz? Bir şeyi terketmek o kadar zor bir karardır ki; bize ta çocukluğumuzdan beri bir şeyi yarı yolda bırakmanın hep “zayıflık” olduğu öğretilmiştir. İnsan büyüyünce anlıyor ki, bazen yarım bırakmakta cesarettin bir mertebesi ve gereğidir. Bu cesareti herkesin göstermesi beklenemez. Çünkü insan en çok kendine karşı dürüst olmamakta, yükünü taşıdığı gerçekleri kendine itiraf edememektedir.

En basitinden herkesi kınamayı bırakıp, kendimizi (kendi) avukatlığımızdan azledip, (kendi) kendimizin yargıcı olabildik mi? Herkese ve her şeye karşı iddia da bulunurken, kendi hayallerimizi ve mevcut durumumuzu sorgulayabildik mi, en zor hükmü kendimize uygulayabildik mi?

Ve bu cevabını veremediğimiz soruların acizliğini hep birlikte kabul edelim, sonra da şu soruyu soralım birbirimize: Bu yük gerçekten bir ömür taşınması gereken bir külfet mi ya da savunma mekanizmamızın alışkanlığa dönüştürdüğü bir bağımlılık mı diye?

Biraz nefes alalım ve etrafımıza bakalım. Mesela çevremizde ömrü boyunca ideoloji, parti, dava, evlilik, aile, çocuk, mal, mülk, miras, elem, keder, aşk, kader mahkumluğu gibi bir şeyleri hem yaşayan hem de bunları taşıyıp sorgulamayan insanları görürüz. Dışarıdan bakınca taşıdıkları yükün bedelini ödediğini sandığımız bu cesaretli insanları yakından tanıyınca büyük çoğunluğunun bu hayattaki en korkak varlıklar olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz.  

Güçlü, yıkılmaz ve mücadeleci görünen gözümüzde büyüttüğümüz ‘O’ insanların en cesurunun bile; bir kırgınlığı, bir ihaneti, bir pişmanlığı veya yapılması gereken bir şeyi es geçmelerinin vicdani yükünü korkakça herkesten saklayarak taşımaya çalıştıkları ortaya çıkar. Yıllar birbiri ardına geçerken saçlar beyazlar, mülkler, çocuklar, dostlar, ihanetler ve sadakatler çoğalır veya azalır ama asla kimse yüzleşmez kendi gerçekleriyle. Bütünleşmişlerdir artık yükleriyle, çünkü mesele yük meselesi değildir artık, onunla kurulan bu kimlik oluşmuştur.

Kopamamışlardır, cesaret edememişlerdir, “Ben şunu yaşadım, şunu şöyle yaptım, şuna şunu şöyle dedim” övgüleriyle acındırırken kendilerini, ziyan olmuştur ömürleri. Kendileri her şeyin en büyüğünü, en imkansızını, en iddialısını yaşamıştır ya, kimsenin hikayesini dinlemek ve anlamak istemezler, sadece anlatmak ve dahi sözleri kesilmeden anlatmak isterler. Oysa ki bir fakirin bile değil, cahilin gururunu taşırlar bir ömür boyunlarında.

Bu şiirsel metnin içinde yükü taşımak isteyenlerin dışında bir de ‘affedenler’ vardır. Affetmek her zaman tek taraflı bir eylem değildir. Affetmek sadece karşısındakini değil, en çok kendini affede bilmektir. Taşıdığı yükü bir kimlik görmeyip, zamanı gelince o yükü bırakacak kadar deli ve cesaretli olmayı gerektirir. Affetmek demek her zaman huzur ve özgürlük sağlamasa da, canın yansa da yüklerinden ve dertlerinden vazgeçebilmektir.  Affetmek büyük cesaret işidir.

Şiirsel metnimize devam edelim.

“Biliriz ki; bütün acılar geçer, fotoğraflar sararır, yara kabuk tutar kapanır..

Sokakta mevsimi fark edersin, ayna da kendini.

Önce belli belirsiz, sonra gamzene kadar gülersin..

Kuşlar konar dallarına, kırıldığın yerde çiçek açarsın.”

“Biliriz ki; bütün acılar geçer” demek klişe ve kolay bir tanımdır. Peki, ama gerçekten bütün acılar geçer mi? Gerçekte olan şey ‘acıların’ geçmesi mi, yoksa insanın ona verdiği tepkinin zamanla eksilmesi midir? Mesela hangi zaman acıyı iyileştirir? Bir hafta, bir ay, bir yıl veya bir ömür mü?

Soruyu bir de şöyle soralım: Hangi acı zamanla iyileşir? Ve unutmak iyileşmek midir? Unutmak, unuttuğunu sanmak sadece bir tedavidir. Aniden yaşadığın bir deprem gibi gün gelir hiç beklemediğin an zihnine hücum eder hatıralar, unutmak sadece bir tedavidir, şifa değildir. Zamanın acılarını iyileştirmediği gerçeğini değiştirmez. Eski acılara karşı biraz vurdumduymazlık seviyemiz artar, biraz alışkanlığa dönüştürür ya da sadece onu daha az görünür hale getiririz. Tıpkı bir fotoğrafın sararması gibi.. Görüntü eksik olsa da kaybolmamıştır, hep oradadır ama ilk günkü netliği ve keskinliğinden eser yoktur.

Ve bir gün fark edersin.. Ya sabah pencereden dışarıya baktığında, ya da bir sokakta yürürken bulutların arkasından çıkan güneşin vücuduna dokunmasıyla mevsimin değiştiğini. Ya da aynaya baktığında ruhundan çok bedeninin başkalaşmasıyla.

İşte o an hiç korkma, herkese lütfettiğin gülüşünü aynada kendine sergile. Gülümse ve aynada gördüğüm surete karşı kahkaha at mesela. Bir kez olsun, şu hayatında bir kez olsun birileri için değil, övülmek, değer görmek, alkışlanmak için değil, kırıldığı yerde açan bir çiçek gibi gururla gülümse kendine.

İnsan en çok kırıldığı yerde büyür. Zamanla değil, parayla değil, acıyı çekerek değil, bazen gülümseyerek iyileş insan. Alışarak değil, kaçarak değil, susarak değil, tebessümle şifalanmalısın kendi kendine.

“Bütün acılar bi gün geçer,

Ya da alışırsın..”

Yazının başında demiştik ya, “acılar aslında geçmez” ve “geçer demek” sadece çelişki diye. “Bütün acılar bi gün geçer” dese de anonim yazarımız izleri muhakkak kalacaktır. Bir ip koptuğunda, o ipi yeniden düğümleriz ve artık en sağlam yeri o’dur düğümdür. Yeni direnç noktası o birleşme yeridir. Ancak kim iddia edebilir ki, o kopan düğüm en sağlam yer olsa da dokunduğumuz da acımamaktadır? Mesele atılan düğüme alışmak, onunla yaşamayı öğrenmektir. O’nunla bütünleşmektir.

Ve metnin en çarpıcı cümlesi ise şudur:

“Hasılı; kendini arayan yitirmeden bulamaz”.

Yüzlerce kitapla tefsiri yapılsa bitmeyecek bir söz 4-5 cümleye sığdırılmış gibi..

Her şey bir hayalle, bir niyetle ve sonunda bir adımla başlar. Kimileri gözyaşıyla temizlenir, kimileri yanarak. Çile çekmek gerekir, en başta da kendini herkesten çekmek. Bu dünya da hangi başarı kalabalıklar arasından çıkmış ki? Her başarı, her içe dönüş, her fikir ve her tedavi önce yalnızlıkla başlar. Hem yüklerden vazgeçmek, hem de o yolda yürürken adım adım kendini yitirmekle..

Kendini yitirirken kaybolmak, hiç olabilmeyi anlamak ve sonunda kaybolduğunun farkına varmak ve en nihayetinde yeniden doğmak.

İnsan en çok, kim olduğunu kim olmadığını fark ettiğinde anlar. Kaybetmediğin şeyin değerini anlaşılamayacağı gibi, dağılmayan bir şeyin de toparlanması mümkün değildir. Herkes bir şeylerin peşindeyken, sen kendi peşine düşerek kaybolmalısın. Belki de en önemli mesele yükün ağırlığı değil, onu bırakmaya cesareti sergilemekteydi. Sıfatlardan, isimlerden vazgeçmek, kim olduğunu değil kim olamadığını çözebilmektir.

Girdaplar içinde kaldığın esaretle taşıdığın yükünle geçen ömründe kendini yitirdikçe bulmak kaybetmek değildir, en büyük özgürlüğe sahip olmaktır. Özgürlük bedel ister. Kendini bulmak fedakarlık ister. Kendinden geçmek yürek ister.

Hayat; bugüne kadar neyi taşıdığını bildiğinde değil, sırtındaki yükleri indirdiğinde değil, kalbine yazık olsa da o şeyi neden taşıdığını anladığında başlar.

İşte o yüzden kendini arayacak cesaretin olursa bir gün; seni sen yaptığını sandığın sahtelikleri bir bir yitirerek kendini bulmalısın.

‘Kimse’ değil, ‘herkes’ değil, ‘piyon’ değil, ‘artı, eksi, çarpma veya bölme’ değil, önce ‘sıfır’ayaklaşmanın veya ‘sıfır’ olmanın bilincini yaşamalı, sonra yeniden ‘sadece sen’ olmalısın..

-Yusuf Ziya YAYAN