Bu ülkede sesin ve sözün değerli olduğu zamanlar vardı. Öyle çokta uzakta değil. Mutluluğun parayla
değil, emeğinle elde edildiği zamanlar..
Evet, biliyorum. Bu yazıyı okuyanların büyük bir kısmı ne dediğimizi anlamayacak, sadece küçük bir kısmı
kendinden birşeyler bulacak. Bugün size geçmiş ve gelecek arasında sıkışmış bir kuşağı anlatacağım.
Bugünkü gibi zamanın insanı değil, insanın zamanı taşıdığı bir kuşak olan 80 kuşağını..
Sokaklarda büyüyen ve çocukların babalarından önce evde olduğu zamanları.. Televizyonlarda kanalların
değil saatlerin önemli olduğu, geçmişin imkansızlığını yaşamış, hızla değişen dünyaya tutunabilenlerin
hikayesini..
Belki de bu yüzden hep arada kalmanın kırılgan zarafetini taşır 80 kuşağı.
Elbette her kuşağın kendince bir hikayesi vardır. Herkes kendince anlatacak birşey bulur.
Fakat ekrana baktıkça sıkılan, sıkıldıkça ekrana bakan çocuklara, sıkıldıkça gökyüzüne bakan neslin
hikayesini anlatmak çok zordur.
Hele ki radyoyu, kasetleri ve Walkman’le dinlenen şarkılarından bahsetmek bugün basit görülse de
yaşayanlar için anlatması çok zordur.
Mesela bizim nesil, hep elindeki nesnelere saygı duyarak büyüdü. Çünkü bir nesne başka bir şekilde
kullanılabilirdi. Mesela kaleme saygı duyardı. Öyle yazmasını çok sevdiğinden de değil. Hatta kurşun
kalemleri biterken, sayfalarca süren ödevleri bir türlü bitmezdi.. “Akşam elektrikler kesikti, ödev
yapamadım” bahanelerimiz vardı. Öğretmenler yargılardı ama yadırgamazdı. Ama cezası da muhakkak
vardı.
Bizim nesil kurşun kaleme hep saygı duyarak büyüdü. Bilirdi ki, elinde bulunan bir obje muhakkak başka
bir amaçla da kullanılabilirdi. Bizim nesilde öyle yaptı.
Bir zamanlar, bir şarkının başını yakalayabilmek büyük bir sabır, kaseti başa sarmaksa küçükte olsa bir
maharetti. Hele bir şarkıyı sevdiğin zaman yüzlerce, binlerce kez tekrar dinlemeden geçilmezdi. Bir
şarkıyı defalarca dinlemenin tek çaresi ise kalemdi. Kurşun kalem…
Ne zaman üst üste kaset dinlense, muhakkak kasetin içindeki şerit karışırdı. Kalem yardımıyla kasetin
çarkları yavaşça döndürülür, karışıklık giderilir ve kaset yavaş yavaş sarılırdı. Ve ses yeniden güzelce
akmaya başlardı.
Bugün o görüntüyü bir çocuğa anlatsanız, büyük ihtimalle size “Kaseti neden ileri-geri saramıyordunuz
ki? Nasıl bir şarkı tekrar dinlenemiyordu” diye sorar. Çünkü onlar için bir şarkı değişmek, sadece bir tuşa
basmaktı. Bizim zamanımızda ise sabır, emek ve fikir bir ihtiyaç değil; yaşamanın, mutluluğa ulaşmanın
şartıydı.
Kalemle kaset sarmak, sadece bir tamir yöntemi değildi. Aynı zamanda zamanla kurulan ilişkiydi. O
kalemle sardığımız her şerit, beklemeyi öğrenmenin, bir şeyi gerçekten istemenin, emek vermenin
gerçekleşme haliydi.
Radyoda çıkan bir şarkıyı bir daha duymak o kadar zordu ki. Bizim nesil bayram harçlıklarını ya kaset
almak ya da bisiklet almak için biriktirirdi. Ve bizim nesilden hiç kimse bayram harçlıklarıyla bisiklet
alamadı. Sokakta yaşamanın bedeli biriktirememekti. Yaz tatili gelince bir babanın karne hediyesi olarak
bisiklete sahip olabilirdi. Ama bizim neslin çocukları bisiklet parası kadar olmasada kasetlere büyük
paralar harcamışlardı.
Sesin ve sözün değerli olduğu bir zamandı. Bir sanatçı bir şarkıyla meşhur olmaz, bir sanatçının tüm
kasetleri dinlenilmeden büyünmezdi.
Bizim nesil en çok Barış Manço ile büyümüştür. Benimde ilk kasetlerim ‘Barış Abi’mizin kasetleriydi. Her
şarkısını ezbere bilirdik. Şu şarkısını beğenmedim diyemezdik. Yinede bir şarkısına takılıp kaldığımız
zamanlarda kaseti geri geri sarardık. Sardıkça dinler, dinledikçe sarardık. Yorulmazdık, üşenmezdik,
sıkılmazdık..
Bugün bir şey bozulduğunda çoğu zaman tamir etmiyoruz. Ama 80 neslinden birine denk gelirseniz,
bozulan kumanda bile olsa muhakkak bir kaç defa bir yere vuruyordur, hemen pillerinin yerini
değiştiriyordur. Bunlar çocukluktan kalan güzel hastalıklarımızdır.
Çünkü biz kasetin içini açıp, içindeki makarayı yeniden sarıp, çalışır hale getirirdik. Bozulunca kasedi bile
atmazdık. Hatıraya önem verirdik. Bizde yaşanmışlığın hatırı vardır. Mesele yokluk meselesi değildi,
değer verme meselesiydi. Hayatımız da emojiler olmasa da, kendimize özgü rituellerimiz vardı. Mesela
kaset sarmak dışında birçok kalemi, kalemtıraşa feda etmişizdir. Bu bizim terapimizdi. İşte bizim nesil
kalemi bilgi yazmaktan çok bu şekilde farklı amaçlarla kullanırdı.
Kalemle kaset saran bir nesiliz biz. Sesin değerli olduğu zamanlardan kalmayız. Bugün her şeyin bir sesi
var ama bir çoğunun anlamı eksik. Bunu çok iyi biliriz.
Zamanı döndürmenin, her gün yeni anlamlar yakalamanın, bozulmuş olanı onarmanın legal olduğu bir
dünyadan geldik.
Bunca hızlı bir değişim çağında belki bizimde yeniden, “Kalemle kaset sarar” gibi düşünmeye, hissetmeye
ihtiyacımız var. Çünkü geçmişin sesini yeniden duymadan, bu çağın fırtınasından geçemeyiz. Bu
fırtınadan geçecek güce ulaşmadan da gelecek nesilleri yetiştiremeyiz. Geçmiş ve gelecek arasında
sıkışmış bir neslin çilesini çekmekteyiz ve son kavgasını vermekteyiz.
Ne mutlu geldiği devri anımsayan nesildaşlarıma, kaset devrini yaşayanlara.. Geçmiş zamanla hızla
vedalaşmasına rağmen vefası artanlara..
Ne mutlu hala büyüyemeyen biz çocuklara..
Yusuf Ziya Yayan | Köşe Yazısı

