İnsanın en büyük yoksulluğu cebindeki paranın eksikliği değil, içindeki renklerin, düşüncelerin birer birer tükenmesidir.
Oysa insan, yaşadıklarının toplamı değildir yalnızca. Biraz da yaşadıklarına yüklediği anlamların bütünüdür.
Aynı gökyüzünün altında kimi insan güneşi görür, kimi yaklaşan fırtınayı.. Aynı yağmur birinin içinde hüzün büyütürken, başka birinin kalbinde çocukluğunu yeşertir. Aynı yalnızlık birini tüketirken, başka birini kendisine kavuşturur..
Değişen ne gökyüzüdür, ne de yağmur.
Değişen, insanın dünyaya baktığı penceredir.
Ve o pencerenin camını hangi renkle boyamışsa, ruhunu hangi düşüncelerin rengiyle fırçaladıysa, hayat biraz da o renklerin ahengiyle görünür.
Marcus Aurelius’a atfedilen o derin söz, işte tam da burada anlam kazanır:
“Düşüncelerinin rengiyle boyanır ruh..”
İnsan, zihninde neyi uzun süre meşgul ederse, zamanla ona dönüşmeye başlar. Öfkeyi büyütenin bakışları sertleşir, korkuyu besleyenin dünyası daralır, merhameti çoğaltanın kalbinde tüm dünyayı bile sığdırabilecek bir yer açılır.
Zordur ruhu boyamak..
Hele ki insan, kapatmaya çalıştığı çatlakların da kendisine ait olduğunu henüz kabullenmemişse…
Bizler genellikle ruhumuzun boyasız kalan çatlaklarını göstermek istemediğimiz kusurlar gibi saklıyoruz ve en çok incindiğimiz yerleri başkalarından gizlerken yüzleşmek yerine kendimizden kaçıyoruz..
Belki de insanın en büyük zaferi dünyayı değiştirmek değildir. Dünya ruhunu boyarken, istediği her rengi istediği gibi kullanmasına izin vermemektir. Boyasız kalan yerlere ve çatlaklarına rağmen, düşüncelerle -dünyaya rağmen- ruhunu boyayabilme iradesi gösterebilmesidir.
Ancak ne var ki; insan bazen başkalarının sevgisini kazandığını sanarken, kendisine duyduğu saygıyı da kaybediyor.
Sevilmek için susup, kaybetmemek için kendimizden vazgeçip, kabul görmek uğruna kendi hakikatimizi inkar edecek noktalara varabiliyoruz. Ancak unutulmamalıdır ki; başkalarının gözünde güzel görünmeye çalışan insan, sadece kendi aynasına yabancılaşır..
Oysa ruhun en ağır yorgunluğu ve en kadim hastalığı çok şey yaşamaktan kaynaklanmaz, uzun süre kendisi gibi yaşayamamaktan kaynaklanır..
İnsanın en büyük trajedisi renksiz kalması değil, başkalarının rengine alışırken, kendi rengini unutmasıdır.
Başkalarının beğenisiyle, düşüncesiyle şekillenen ve boyanan bir ruh, rengini de onların bakışlarına ve onaylamasına emanet etmiş demektir.
Mesela birinin seni sevmemiş olması, sevilmeye değmez olduğun anlamına gelmez. Birinin seni terk etmesi, senin de kendini terk etmeni gerektirmez.
Kendi anlamanı bulamamak ve kendi ruhunu boyamamak bir kusur değildir, asıl kusur bunun farkında olmamaktır. Eksikliğinin veya boşluklarının olduğunu kabullenememektir.
Bir ressamın eserindeki en önemli unsurun renkler olduğunu sanarız. Oysa resme derinlik veren en önemli şey belki de boyanmamış boşluklardır. Ruhunu boyamak isteyen insan, derinliğe ulaşmak istiyorsa, o boşlukları da kullanmasını öğrenmelidir.
İnsanın ruhunda da boşluklar olmalıdır. Her sessizliği bir sesle doldurmak, her yalnızlığı biriyle gidermek, her acıyı bir mutluluk gösterisiyle örtmek zorunda değildir.
Ressamın eserindeki boşluklar gibi, insan ruhundaki bazı boşluklar eksiklik değildir. Orası, henüz gelmemiş güzelliklere, düşüncelere ayrılan yerlerden ibarettir.
Her şeyi tamamlamaya çalışmak insan mutlaka bir şeyleri yarım bırakır, insan boşluklarla da bütün kalabilmeyi öğrenmelidir.
Bazen susmak; yenilmek, uzaklaşmak, vazgeçmek, affetmek değildir. Susmak, yaşananları haklı bulmakta değildir. Mesele kavramların zihnimizdeki hakimiyetine istediğimiz an son verebilmek ve acıların ne kadar, ne ölçüde yer kaplayabileceğinin kararını özgürce verebilmektir.
Kendinize yapılan her kötülüğü hafızanızda taşımak zorunda kalabilirsiniz, fakat o kötülüğün rengini ruhunuza sürmek zorunda değilsiniz. Her rengin, her düşüncenin aydınlık olması gerekmez. Bir resme, bir düşünceye derinliğini veren de boşluklar ve gölgelerdir.
Mesele karanlığı hiç yaşamamak değil, sadece karanlığın bütün renklerimizi yutmasına izin vermemektir. Ne mutlu olmak için boşluk bırakmayacak şekilde boyamak gerekir, ne de derinlik yakalamak için boşluklara ve gölgelere çok değer vermek gerekir.
Ruhumuzun ihtiyacı olan şey; gerçekten istenilen, sonsuzluğa ulaşabilen şeylerin değerini bilmektir.
Bu dünya yolculuğunda elbette ki herkesin eline aynı fırça ve renkler verilmez. Kimimiz hayata eksik başlar, kimimiz yolda çok şey kaybederiz. Kimimizin resmettiği kağıtlar erkenden yırtılır, kimimizin en güzel renkleri zamansız tükenir.
Ama bütün bunların arasında insanın koruyabileceği birkaç şey vardır:
–Ruhunun hangi düşünce renklerine teslim olacağına dair iradesi.
–Boşlukları ve gölgelerin ölçülerini belirleme dirayeti..
Belki de Marcus Aurelius’un düşüncesini bu kadar değerli kılan budur. Bize kusursuz bir hayat vadetmez. İçimizdeki dünyanın, dışarıdaki dünyaya bütünüyle teslim olmak zorunda olmadığını, ruhu özgürce boyamak gerektiğini hatırlatır.
Herkes hayatına renk katabilir, fakat herkes ruhunu kendi düşünceleriyle boyayamaz.
Ruhu düşüncelerle boyamak sadece eylem değildir. İnsanın kendi karanlığına dalıp; oradan ışıkla, süslenerek, dönüşerek çıkabilme cesaretini sergileyebilmesidir.
Bunun için ruhumuzu biraz daha özenle ve özgür düşüncelerle boyayalım. Kırgınlıklarımızı inkar etmeden, öfkemize esir düşmeden, geçmişi sırtımızda bir ceza veya yük gibi taşımadan...
Biraz sabırla, biraz cesaretle, biraz da kendimize göstermekten esirgediğimiz şefkatle boyayalım…
Yaşlandıkça, yaş aldıkça renklenelim.
Siyahımız bile herkesin gördüğü bir siyah olmasın, içinde bir ışık saklasın..
Beyazımız bile gerekirse kirli kalsın.. Birileri istedi diye örtmeyelim; güzelliklerimizi veya çirkinliklerimizi..
Bir gün bütün renklerimiz solduğunda, geriye ne kadar güzel göründüğümüz değil, ruhumuzu özgürce boyadığımız düşünce fırçasının izleri kalacaktır.
Ve insanın en büyük eseri, başkalarının hayranlıkla baktığı bir hayat değil; bütün karanlığına ve renk karmaşasına rağmen düşünceleriyle boyanmış kendine ait bir ruhunun var ve yaşıyor olmasıdır.


