İnsanlar, değişimin bir anda gerçekleşeceğine inanır. Bunu bekleyerek veya harekete geçerek değil; ani bir şekilde, hatta saniyeler içinde değişeceğine olan inançla varlıklarını sürdürür, hatta çoğu zaman bu sayede hayata tutunurlar.
Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri budur. Çünkü ne insan bir günde değişir, ne kaderi, ne de yürüdüğü yol bir günde değişir.
İster İlahi olsun, ister göksel, ister totemler, ister boşvermişlik etkin olsun hayat mottosunda.. Neye inanırsa inansın, ne yaparsa yapsın; değişmek isteyen insanı değiştirecek ilk hamle nereye baktığı veya bakmadığının altında yatar.
Bugün ki köşe yazımda hayatını değiştirmek isteyenlere özel bir formül vermek istiyorum.
Formül aslında çok basit: Dikkat, Gündem, Alışkanlık ve bunların sonucunda yeni bir hayat..
Bu formülü uygulamak isteyenler önce dikkate dikkat etmeli.
Değişim arayan insanın önce dikkatinin değişmesi gerekir. Dikkati değişen insanın doğal olarak odağı yani gündemi de değişir. Gündem değişince ise, yavaş yavaş alışkanlıkları değişmeye başlar. Bunu başarabilen her insanın bir süre sonra muhakkak hayatı da değişir.
Gelin hep birlikte düşünelim. Hayatımızı şekillendiren, dönüştüren tek şey büyük kırılmalar mıdır? Tabi ki hayır.
Hayatımızın yönünü değiştiren ana şey; belki de her gün farkında olmadan yaptığımız küçük seçimlerdir. Bugün neyi izlediğimiz, neyi okuduğumuz, kimi dinlediğimiz veya zamanımızı nereye harcadığımız; aslında yarın kim olacağımızı, nasıl biri olarak uyanacağımızı belirler. İşte bu yeni hayata dair yolculuğumuzun sessiz hazırlığını, ilk başta dikkatimizi değiştirerek yaparız.
Dünyada belki de bu değişimi ve ilerlemeyi en iyi ve defalarca yapan medeniyetlerin başında Almanlar gelir. Bu köşe yazısının ortaya çıkmasında da ilk kez duyduğum bu alıntı etkili oldu. Almanların çocukluklarından beri, özellikle bu atasözü veya deyimsel söz etrafında yetişerek büyüdüklerini önce şaşırarak, sonra hak vererek öğrendim.
Almanlar günlük hayatlarında; “Zamanını iyi değerlendir” demekten çok daha anlamlı bir söz kullanırlar.
O söz şudur; “Kelebeklerin peşinden koşarsan uçar giderler. Sen güzel bir bahçe yapmaya odaklan. O zaman kelebekler kendiliğinden gelir. Gelmezlerse de sonunda yine çok güzel bir bahçen olur.”
Bizlerin yetişme tarzıyla, Almanların yetişme tarzı ve hayata bakışları işte bu kadar basittir. Evet yine kelebek kovalayalım, hayaller kuralım, hatalar yapalım, düşelim hatta kaybedelim. Denemek her zaman güzeldir. Ama hayatımıza bir çizgi çekmenin zamanı geldiğinde ise yapılacak yeni başlangıcı ve değişimi bu gibi yöntemlerde de arayalım.
Biliriz ki, insanlar çoğu zaman sonucu kovalar; tıpkı bir kelebek kovalar gibi. Ve insanlar hayatınıza dair yaşadıklarınızı, mücadelenizi, fedakarlığınızı, ne bedeller ödediğinize bakmazlar. Sadece sonuca bakarlar. Gün sonunda geldiğiniz noktayı kıstas alırlar.
Evet insanlar sonucu kovalarlar. Oysa sonuçlar hiç kovalanabilir mi? Sonuç, kovalanmaz, sonuç bir inşa gerektirir. Sonucun inşa edilmesi gerekir. Kısaca bahçenizi nasıl iyi inşa ederseniz, nasıl güzelleştirirseniz, hayatınıza gelen güzellikler de o kadar kalıcı olur. Herkes gibi bizde sonuca bakalım: Her kelebeğin peşinde koşacağımıza, yapacağımız güzel bir bahçe, binlerce kelebeğe ev sahibi olamaz mı?
İşte o yüzden belki o sözde olduğu gibi dikkatimizi kelebeklerden çok inşaya yani bahçe oluşturmaya vermeliyiz. Bahçe inşa etmeye başlayınca tek gündemimiz bahçe olacaktır. Gündemimiz bahçe olunca da alışkanlıklarımız değişecek, çevremiz değişecek, hayallerimiz bile belki değişebilecektir. Almanların da dediği gibi “Velev ki hiçbir şeyimiz olmasa da en azından güzel bir bahçemiz” olur.
Bu konuya ilişkin bir gerçeklikten daha bahsetmezsek eksik kalır.
İnsanı her zaman yaşadıkları değil, yaşayacağını düşündüğü şeyler de yorar. İnsanların hayattan hala ders almadan bu değişimi yapamamaları altında da bu yorgunluk yatar. Yaşayacağını düşündüğü şeylerin üstünde biriktirdiği yorgunluğu. Yarının yükünü bugünden omuzlamak gibi. Yarına dair, henüz yaşanmamış acıların altında ezilmek dürtüsü gibi.
Oysa hangi hayat, bugünün nefesini yarına borç vererek yaşanır?
Neden bugünün nefesini; doğru yöne dikkat, gündem, alışkanlık ve değişim yerine; ‘yarına borç vererek‘ kelebekler için harcarız?
Yaşamak; “gerektiği” gibi değil; “itibar göreyim” diye değil; “her şeye sahip olayım” diye değil, “istediği” gibi olmadı. “Gerektiği” için değil, “istediğimiz” gibi yaşamak olmalı..
Başkalarının doğrularına, inançlarına, hayallerine, isteklerine göre kurulmuş bir hayat; ne kadar kusursuz görünürse görünsün, sahibine ait değildir. Kısaca başkalarının üzerine kurduğunuz hayatlar size ait değildir. Ne mutlu bunu bir gün anlayabilene..
‘Kelebek’ dedik, ‘bahçe’ dedik, ‘gerektiği için değil istediğimiz bir hayat’ dedik. Bunun yanında eksik kalan tek yanılgımız da gerçek sandığımız algılardır.
Bazen öyle hissedersiniz ki; “Nerede yoksam, nerede bulunmuyorsam eksik; nereye gitsem, nereye dahil olmak istesem fazlayım..” düşüncesidir. Kelebekten bahçeye geçmek için, bu hissi yakalamak ve yaşamak gerekir.
İşte insanın en büyük savaşı bu hissi yakalamak ve yaşamakta başlıyor. Bugüne kadar algılar yüzünden en kolay yolu seçip, dışarıdaki insanlarla savaşmak istiyoruz. Oysa, dışarıdaki savaşı kazansak bile, neden kendi içimizdeki savaşları bitiremiyoruz? Hani savaşı kazanmıştık?
Neden algılar savaşında en ön cephede defalarca yenilirken, kendi dünyamızı kurtaracak mücadeleleri es geçiyoruz? Kendimizi inşa etmek yerine kelebek peşinde koşunca, nasılsa birileri de bizi anlar ve anlatırsa başarmış ve kazanmış mı sayılıyoruz?
Bir tarihçi olarak da söylemem gerekirse; bu dünyada çoğu zaman gerçekler kazanmaz. Okuduğumuz, dinlediğimiz gerçekler hep tarihi anlatanlar, anlatabilenlerin aktarımıyla; eğilip, bükülüp, kesilip, çoğu kez de kesilip yazılmıştır.
İşte bu yüzden çoğu zaman gerçekler değil; anlatanlar ve anlatılan şeyler kazanmıştır. Kitleler tarih okumaz; kendilerine sunulan hikayeleri gerçek sanırlar. Siz ne yaparsanız yapın, hikayenizi eksik anlatırsınız, her seferinde de sizi anlatanlar kadarsınızdır.
Siz hep başkalarının eğlendiği masanın hesabını ödeme çabasındayken ve size ait olmayan yükleri sırtlanmak peşindeyken, bir de fırsat bulup kelebek kovalama sevdasındayken, başkalarının seçimlerinin bedelini ödemekten başka bu hayata verdiğiniz katkıyı bile göremeyeceksiniz.
Hangi yaşta olursanız olun, kendi hayatınızın muhasebesini yaptığınızın günün sonunda tek bir gerçekle karşılaşacaksınız.
Herkes kendi hesabını çıkardığı o gün, kendi defterine baktığı o an; yazılmış satırlarda size ait (gerçek) bir şeyin çok ama çok az bulunması gerçeği. Ve bunun ne kadar da büyük bir acizlik ve azap ve tamir edilemez, geri alınamaz bir sonuç doğurduğu..
İşte o yüzden belki de mutlu olmanın en basit sırrı; kelebekleri kovalamak, sadece hayatın aniden değişebileceğine inanmanın yanında farklı bir yolun daha olabileceğini unutmamaktır. Mesala kelebekleri kovalamayı bırakmanın zamanını anlayıp, geçmişe pişmanlıkla bakmayıp, keşke demeden güzel bir bahçe yapmanın da mümkün olduğunu tercih edebilmektir.
Varsın olsun; güzel bir bahçe kurdunuz ve hiçbir kelebek gelmemiş olsun bahçenize, ne kaybedersiniz?
Gün sonunda belki başkalarınca anlaşılmayan ve anlatılmayan daha değerli bir şeyin varlığını mutlaka anlayacaksınız:
Emek verilmiş, güzelleştirilmeye çalışılmış, muhasebesi yapılmış, sadece size ait özgür bir hayat..
Sadece size..


