Bazı kavramlar birbirine benzer görünür ama aynı şeyi anlatmaz. Her ne kadar son yıllarda içi boşaltılmış da olsa ‘Dava‘ ile ‘Tarihsel Misyon’ kavramları böyle birbirine yakın gözükse de, özünde aynı şeyi anlatmayan kavramlar olarak karşımıza çıkar.
Burada sözünü ettiğimiz ‘dava‘, elbette mahkeme salonlarındaki dava değildir. Dava; bir ülkü, bir mefkure, bir idealizm veya insanın hayatına yön veren bir inanç ve duruş meselesini içine alan bir isimdir.
Ve dava, bir insanın geçmişten gelen kökleriyle beslenen, eyleme dönen ve yıllara yayılan fikirlerdir. Bugün başlayıp yarın bitmez.
Bedel ister, sabır ister, mücadele ister, istikrar ister…
Zordur bir dava sahibi olmak ve neferi olmak.
İnsan sadece kazanırken değil, bazen kaybederken de aynı yerde durabiliyorsa; şartlar değiştiğinde fikirleri de rüzgârın yönüne göre değişmiyorsa, orada bir davadan söz edilebilir.
Ayrıca ‘dava‘ demek bir nevi ülkü demek olsa da; çilesini çekmek ve her ne bedel çıkarsa onu ödeyebilmek, hayatında keşke demeden yaşayabilmek demenin sözle ve eylemle vücut bulmuş halidir.
Kendimizi, varlığımızı, servetimizi, kısaca sahip olduğumuz her şeyi ama her şeyi taşıdığımız ideallerden daha büyük görmemek demektir.
Şahısların, makamlarım hatta itibarların bile gelip geçici; ülkülerin ise kalıcı olduğunu bilmek ve buna inanarak samimiyetle yaşamaktır.
Eğer gerçek bir davaya inanmış ve o davanın adamıysanız; bir ömür boyunca taşıdığınız istikamete sonsuz bir sadakat gerekir.
Tarihsel Misyon ise daha farklı ve başka bir şeydir.
Tarihsel misyon; uzun yıllara yayılmış bir aidiyetten ziyade, bir geçmişi veya intisap ettiği dava olmasa bile, tarihin belirli bir anında önüne çıkan sorumluluğu, acil durumu veya gelişmeleri fark etmek ve tam da o anda yapılması gerekeni yapabilme cesareti ve fedakarlığını göstermektir.
Bu misyon; sadece tepkisel aksiyon alınabilecek bir şey değil, o andan başlayarak devam arz eden bir süreç olarakta görülebilir. Bir dönemin içinde, bir koltuğun üstünde sizi yakalayabilir, uzun bir hikayenin bir kısmında da karşınıza çıkabilir.
“Şimdi nerede durmam ve ne yapman gerekiyor?” sorusunun yanında, “Bugün buradaysam, bunu yapmalıyım” dirayetini taşımanın adıdır ‘Tarihsel Misyon‘.
Bazen tarih ve talih; insanın kısacık ömründe önüne sadece yılları değil, binlerce fırsatı değil, yalnızca o anı getirir ve koyar..
Bir karar anı…
Bir tercih anı…
Bir konuşma, bir ayağa kalkma, bir imza veya bir itiraz anı…
Ve tarihsel misyon taşıyan insanın bütün hayatı; o birkaç dakikada verdiği kararla ve sonrasında o kararın arkasında durmasıyla hatırlanır.
Bu yükü üstlenenler; o gün, o an, o noktada yapılması gerekenin neden yapıldığını veya neyi yaptığını alkışlasınlar diye anlatma ihtiyacı hissetmez. Hesabı o devrin insanlarına veya şaklabanlarına değil sadece vicdanına ve tarihe verir.
İşte dava ile tarihsel misyon arasındaki ince çizginin farkı burada ortaya çıkar.
Dava, uzun bir yürüyüş olup, zaten ödenecek bedelin en başından kabulüdür.
Tarihsel misyon ise; o yürüyüş sırasında önümüze çıkan tarihi kavşaktaki kendine yakışan seçim ve seçimlerden ibarettir.
Dava, size kim olduğunuzu ve kim olmanız gerektiğini söyler.
Tarihsel misyon ise, içinde bulunduğunuz şartlarda ne yapmanız gerektiğini, dava sahibi iseniz o an ona göre davranmanızı ve varsa ona karşı sadakatinizi; dava bağınız yoksa da kutsallarınız ve inandığınız değerleri tartan bir hesap mizanının dönemsel adıdır.
Bugünden bakarsanız soru işaretlerine boğulursunuz ve o dönemin tarihsel misyonunu anlamakta zorlanabilirsiniz. Fakat o dönem için yapılanlar O anın gerekleridir.
Bunu birkaç örnekle açıklayabiliriz.
Mesela bugün bile şartları ve koşulları anlamakta zorlanarak “Orta Doğu’da, Afrika’da, Mavi Vatan’da ne işimiz var” diyenler bulunmaktadır. Bundan yüz yıl önce Anadolu’da bir çiftlik kurup toprak ağası olmak yerine Genelkurmay’da bulunmayı tercih etmek bir davadır. Fakat tüm konforu bırakıp rütbelerinden, askeri kariyerlerinden ve rahatlarından vazgeçen Enver Paşa, Kuşcubaşı Eşref Sencer ve Mustafa Kemal Paşa gibi subayların Trablusgarp’a (devlet kurmaylarının karşı çıkmasına rağmen) gitmeleri o dönemin gerektirdiği tarihsel bir misyondur.
Ya da Sultanların kendi saltanatları için değil; kardeşin kardeşle savaşmaması, yüz binlerce insanın ölmemesi için kendi evladına, yani kendi canına kıyması birer tarihsel misyon kararıdır.
Ya da Çanakkaleyi savunmak için cepheye koşulması, düşmanın toprakları ele geçirmemesi için çabalamak bir dava gereği iken; süngü takıp düşmanı yok etmek için ölüme yürütme iradesinin verildiği o an tarihsel bir misyon kararıdır.
Bu misyon yeri gelir davaya da ters düşebilir. Dışarıdan bakıldığında ideolojiye aykırı gözükse de; geçmişte karşı karşıya bulunduğun insanlarla zaruri şekilde aynı noktada buluşabilmekte bir tarihsel misyon içermektedir.
Ve bazen de tarihsel misyon; yıllardır yan yana yürüdüğünüz insanlara hakikat için “Buraya kadar” diyebilmek, gücün ve itibarın değil doğrunun yüceltmesi için kendinden bile vazgeçebilmek, rüzgara göre şekillenmek yerine gerekirse o an tüm güçlü saldırılara karşı durabilmek, dostların dahil her şeyi karşına alabilmek demektir.
Herkes susarken gerçeği konuşmak, herkes elini taşın altına koymaktan kaçarken sadece elini değil, bedenini ortaya koymak ve her ödediğin bedeli gururla göğsünde taşımaktır.
Kişisel hesabı, siyasi geleceği, makamı, hatta övülme ve iltifat görmeyi bile bir kenara bırakabilmek; hiç kimse bilmese, baykuşlar üstünde tepinse, günlük menfaatperestler kınasa da, o an yapılması gereken ne varsa yapmanın vicdani rahatlığıyla bir ömür yaşamaktır.
İşte bu yüzden ister dava sahibi olun ister tarihin getirdiği sorumluluğu taşıyan misyon sahibi birisi olun, insan için asıl mesele yalnızca başarının garanti olduğu zamanlarda mücadele etmek değil, sonucun ne olacağını bilmeden, kendine yakışan şekilde kararlılıkla yürümektir.
Dava adamını, yıllar sınar. Tarihsel misyonu ise, bazen tek bir gün sınar. Bir insan kırk yıl boyunca bir fikri savunabilir. Ve tarihin kritik bir anında ideolojisi gereği yanlış yerde de durabilir.
Dava insanı buna rağmen “Davam için yaptım” diyerek yine saygınlığını kendi çevresinde taşıyabilir.
Ancak tarihsel misyon öyle değildir. Yeri gelir kendisi, yeri gelir memleketin kaderini ilgilendiren bir anda yapması gereken tavrı gösterir ve o ödediği bedelle tarihte tescillenirler. O koşulları bilmeyenler, o anı çözemeyenler için verilen hadsiz ve haksız ithamlar önemsizdir.
Dava bir istikamet verir ve yönleri çok önceden belli bir pusuladır. Tarihsel misyon ise, o istikametin gerektirdiği davranışı, gerekirse davasını aşarak doğru zamanda gösterebilmektir. Tarihin önüne koyduğu sorumluluktan kaçmamaktır.
İşte bu yüzden dava ile tarihsel misyon ne birbirinin alternatifidir ne de aynı şeydir. Sadece birbirini tamamlaması gereken iki ayrı kavramdır.
Belki bütün mesele özet olarak sadece şu iki cümlede saklıdır:
-Dava, bir ömür boyunca peşinde yürüdüğün kutlu bir yoldur.
-Tarihsel misyon ise; tarihin seni çağırdığı an da yapılması gerekeni yapma kudretini hiçbir kimse ve hiçbir şeyden esirgememektir.
Yusuf Ziya Yayan


