Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Ayasofya’nın kubbesini aşk için gökyüzüne kaldıran Aydınlı Mimarın hikayesi

Bazı şehirler vardır, topraklarının ve taşlarının altında sessizce büyük gizemleri

Bazı şehirler vardır, topraklarının ve taşlarının altında sessizce büyük gizemleri saklarlar. Sadece tarihi değil, yaşanmışlıkları ve aşklarını da gizlerler.

Aydın’ın kuzeyinde yer alan, bir gün ortaya çıkacak heybetiyle sessizce ovaya bakan Tralleis harabeleri de işte böyle bir aşkı yüzyıllarca sakladı. Kemerlerin, yıkık duvarların arasında sadece geçmişin gölgesini değil, Aydınlı bir mimarın yarım kalmış aşkını da ölümsüzleştirdi: Tralleisli Anthemius’un aşkını..

Anthemius kim dediğinizi duyar gibiyim. Kendisi Doğu Roma’nın yetiştirdiği büyük mühendislerinden biri ve bir deha. Tarih bize onu, “Ayasofya’nın kubbesini gökyüzüne kaldıran adam” olarak tanıtır.

Ama herşeyden önce, Aydın’ın sokaklarında yaşayan genç bir delikanlıydı. Tralleis’in taş atölyelerinde geometri öğrenir, yıldızların altında ölçü alırdı. Genç mimar, hayatı ve hayalleri bir günde değişeceğini nereden bilebilirdi ki?

Bir gün atölyeyeden içeri, genç bir kız girdi: Adı Eudoxia.
İpek gibi saçları güneşe karışıyor, güzelliği geçtiği sokaklarda yankılanıyordu. Soylu bir ailenin kızıydı. Çok iyi bir eğitim almıştı.

Anthemius, atölyesine giren Eudoxia’yı görür görmez tutuldu. Aklı, matematiği ve ruhu o gün değişti. Ve Anthemeus’un kalemi, bir daha düz ve basit çizgiler çizemedi. Kendini bu aşka kaptırmıştı bir kere.

Aşk, bazen bir sayıdır, bazense bir formül. Her ne kadar formülü bilsen de sonucu bulamadıkça işlemlerde kaybolursun. Yazıp silersin, yazıp silersin, çözmek istersin fakat sonuç kocaman bir sıfırdır. Eudoxia, çözülemeyen bir aşk denklemiydi. Çaresi yoktu. Ancak Anthemius asla pes etmedi, bu hayat denklemini çözmenin peşine düştü.

Geceleri zeytin ağaçları arasındaki tapınakların ışığında projeler çizer, sabahları ise Eudoxia’yı görmek için şehre inerdi.
Soylu zengin bir ailenin kızı olan Eudoxia da karşılıksız değildi. Belki de Anthemius’a karşı çıkmayan tek şey Eudoxia’nın aşkıydı. Fakat doğası gereği aşk, en başta kavuşmaya karşıydı.

Hikayemizin kahramanlarının da kaderinde ayrılık yazılıydı. Aşkları sahte değildi, hayalleri boş değildi. Belki de bu hikayede tek doğru şey aşktı. Ancak ikisinin mertebeleri, toplumsal sınıfı yanlıştı, zaman yanlıştı ve en nihayetinde yaşanılan çağ yanlıştı. Çünkü Tralleis, aşkı değil, soyu konuşurdu. Tralleis’te aşk değil, mevkiye sahip olanların sözleri dinlenirdi.

Geldi zaman gitti zaman güzeller güzeli Eudoxia, İmparatorluk ailesine yakın birine nişan oldu. Eudoxia’nın söz hakkı yoktu. Kabullenmek zorunda kaldı. Anthemius ise bunu kabullenemedi. Ayrılıktan zor olan tek şey ölümdür derler. Bir genç düşünün ki taşlara hayat verirken, kendi hayatı taşa dönsün. Eudoxia, çeyiziyle ayrıldı Tralleis’ten. Eudoxia şehirden ayrılırken Anthemius ona son kez veda etmek istedi. Ve Eudoxia şehirden ayrılırken akan gözyaşlarını gören Anthemius’ta, o gün aldığı kararla Tralleis’i terk etti. Ne elveda dedi, ne de ardına baktı. Aklında Eudoxia’nın gözyaşları, kalbinde derin bir yara..

Yıllar geçti. Anthemius, aşkını taşlarla buluşturuyor, şehirler kasabalar aşıyordu. Ünü o kadar artmıştı ki bir gün İmparator Justinianus onu huzuruna çağırdı. Dedi ki, “Ey Mimar, Konstantinopolis-İstanbul dünyanın kalbidir. Dünyanın kalbine dünyanın en büyük mabedini yaptırıyorum. Adı Ayasofya’dır. Ve bu mucize eserin, yani Ayasofya’nın kubbesini sen yapacaksın,” dedi.

Anthemius önce kabul etmedi. Çünkü hiçbir övgü, hiçbir para onun sanatını satın alamazdı. O, Tralleis’ten sonra o güne kadar ne yaptıysa aşkı için yapmıştı. İmparatorun huzurundan ayrıldı. Fakat bir yandan da düşüncelere daldı.
Tralleis’i, çocukluğunu, gençliğini, yıldızlar altındaki çizimlerini düşündü. Tabi ki İstanbul’da yaşadığını bildiği Eudoxia’yı düşündü. Ve o anda Anthemius, aşkını bir yapıya dönüştürmeye karar verdi. Tekrar imparatorun huzuruna çıkarak teklifini kabul etti.

Anthemius, Ayasofya’nın başmimarı olarak çalışmalara başladı. Ve o güne kadar yapılmış en büyük mabedi tamamladı. Hatta derler ki, kubbeyi tasarlarken “Eudoxia’nın gökyüzüne bakan gözlerini” düşünürmüş. Öyle bir kubbe yapmalıyım ki, sevgilimin baktığı gibi gökyüzüne bakmalı dermiş. Ve bugün gördüğünüz kubbe için, “bu kubbe göğe değil, gökyüzündeki aşka gözlerini açarmış”. Aşka bakarmış. Aşkla gökyüzüne bakarmış.

Anthemius’un dokunduğu her taş, her kemer, Tralleis’te yarım kalan bir cümlenin devamıymış.

Ayasofya tamamlandığında İmparator, Anthemius’u çağırmış: Bu nasıl bir kubbe böyle, sanki Tanrı’nın evi gibi”, demiş.
Ama Anthemius sadece acı bir tebessüm de bulunmuş. Çünkü bilirmiş ki: o kubbe aslında bir kadının gözyaşlarını taşır, o kubbe Tralleis’deki aşkının gözlerinin yansıymış.

İşte bazen bir mimar, bir sevgili, sevdiğini böyle göklere taşır. İmzasını aşkla atar, eserleriyle yaşatırmış.
“Ayasofya’nın kubbesini gökyüzüne kaldıran adam” olarak tanınan Anthemius, imkansızı başarmıştır. Zaten aşk olmadan imkansızlıklar başarılabilir miydi?

Bugün Tralleis’te gezdiğinizde bir kez daha düşünün. Yaşanan aşkları, ayrılıkları.. Şehrin duvarlarında izleri kalan hikayelerini.

Tarih, aşkın en sessiz tanığıdır. Aydın’da büyüyen bir mimar, gün gelir Ayasofya’yı da taşır.. Yarım kalmış böyle hikayeler de bin beş yüz yıl sonra günümüze de taşınır..

Aydınlı ünlü mimar şehirleri değiştirmiştir, ancak sevdasını değiştirmemiştir. Aşıklar ölür, duvarlar yıkılır, hatıralar silinir. Ama aşk ile yapılan şeyler tarihin karşısında dim dik ayakta durur.

Tarih buna şahittir, Ayasofya şahittir, Tralleis şahittir.
Ayasofya’nın kubbesini gökyüzüne kaldıran adamdan kalan hikaye buna şahittir.

Yazan:Yusuf Ziya YAYAN