Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Ey ihanetten daha zalim olan merhamet!

Her insanı tanımlayan, zamanı gelince yolunu aydınlatan ve hayat felsefesi

Her insanı tanımlayan, zamanı gelince yolunu aydınlatan ve hayat felsefesi olarak kullandığı bazı sözler vardır. Sanal dünyanın bu kadar bilinmediği ve kullanılmadığı bir zamanda bir kaynakta okumuştum bu sözü.

“Ey ihanetten daha zalim olan merhamet!”.

Belki siz de ilk kez okuyorsunuzdur bu sözü. Ben de o yıllarda ilk kez okuduğumda sözün derin ve gerçek anlamını çok düşünmemiştim. “Çelişkili ama bir o kadar da güzel söz, bir zaman sonra kullanırım” diye sadece not almıştım. Çelişkili olsa da anladığımı sanmışım. Yanılmışım.

İnsan büyüdükçe zamanında çok iyi anladığı bazı anladığı şeyleri aslında anlamadığını da anlıyor.

Bu sözü ilk kez okuyan herkes gibi büyük bir çelişki olduğunu düşündüm.

İyi ve kötü, karanlık ve aydınlık, siyah ve beyaz kadar farklı iki kavram.

“Merhamet ve İhanet!.

İnsanlık tarihi boyunca iyiliğin en doğal ve saf hali olarak merhamet kelimesi yüceltilirken, ihanet kelimesi ise kötülükte son nokta olarak görülmüştür. Bugün bile bu durum böyledir.

Ailemizde, çevremizde ve eğitim hayatımız da “ihanet yıkarken, merhamet onarır; ihanet ayırırken, merhamet birleştirir” diye öğretilmedi mi? mi?

Peki nasıl olur da merhamet, ihanetten daha “zalim” olabilir?

Hep birlikte zamanda bir yolculuk yapalım ve önce bu sözün çıkış hikayesini sizlere anlatayım.

Günümüzden yaklaşık bin yıl önce Anadolu Coğrafyasını yıkıp geçen ‘Haçlı Seferlerini’ hepimiz duymuşuzdur. Papa’nın çağrısına karşılık veren Avrupa Krallarının ordularının birleşmesinden oluşan Haçlılar, müslümanların ele geçirdiği Kudüs’ü geri almak için yola çıktılar. Bu öyle bir seferdir ki; yol boyu yaşayan, nefes alan ne varsa herşeyi dümdüz eden bir istila hareketine dönüşmüştür. İnanışlarına göre ‘Cennetin Krallığını’ kurmak ve kutsal kent Kudüs’ü kurtarmak isteyen Haçlılar, Anadolu Coğrafyasında ilerlerken yüz binlerce insanı kılıçtan geçirmiş, şehirleri ve kasabaları yok etmiştir. Bu kanlı seferin sonunda İznik, Antakya, Urfa(Edessa), Antep işgal edilmiş ve Kudüs ele geçirilmiştir. Bölgede bir çok garnizon şehir devletçiği kuran haçlıların seferinden kısa bir süre sonra Edessa(Urfa)’nın Türkler tarafından geri alınması ve Kudüs’ün tehdit altına girmesi 2.Haçlı Seferini başlatmıştır. 

Yıl 1.117’yi gösteriyordu. Papalığın çağrısıyla kazanımlarını kaybetmek istemeyen Avrupa yeniden ayağa kalkmış, bu büyük sefer için devasa bir ordu toplanarak yola çıkmıştı.

Haçlı Orduları 2 ayrı koldan Anadolu’ya girip ilerlemesini sürdürürken, bu seferi yapan ana ordunun önü Selçuklu Türkleri tarafından kesilmişti. Selçuklu Türkleri, devasa haçlı ordusunun hem ilerleyişini durdurmuş, hem de onları parçalara bölerek büyük bir bozguna uğrattı.

Ana orduyla bağlantısı kopan Haçlı Ordusunun diğer bir kolu ise Toros Dağlarını aşarak Antalya’nın Elmalı kırsalına yerleşmişti. Yol güzergahı boyunca Anadolu’da uzun yıllar huzur içinde yaşayan Rum ve Müslüman Türkleri ayırt etmeksizin mezalime uğratmış, mallarını ve canlarını hiçe sayarak bu bölgeye varmışlardı. Elmalı’da da yaşayan yerel halka da her türlü eziyeti reva gören Haçlılar büyük tepki çekmiş, hatta olaylar öyle boyutlara ulaşmıştı ki, sonunda Hristiyan Rum ahali bile Haçlılara isyan etmişti.

Haçlı ve Rumların savaşı sürerken Selçuklu birliklerinin yetişmesi ile binlerce işgalci asker teslim olmak zorunda kaldı. Bitkin, sefil ve aciz duruma düşen haçlılar, yaptıkları katliamların karşılığında ölümle cezalandırılmayı beklerken, Anadolu Türklerinin merhametine tanıklık ettiler. Anadolu’yu baştan başa yakan Haçlılara karşı öyle bir merhamet gösterilmiştir ki, tarihi kaynaklara göre 3 bine yakın haçlı askeri hem müslüman olmuş, hem de Avrupa’ya dönmeyi reddederek Türklerle birlikte yaşama kararı almışlardı.

Haçlı Ordusunun üst  düzey yetkililerinden olup esir olarak tutulan Papaz Ordon ise, kendisine yapılan İslam davetini kabul etmemiş, Avrupa’ya geri dönme iznini hem kabul etmiş hem de yaşanan bu duruma şaşırmıştır. 

Papaz Ordon, hem binlerce haçlı askerinin müslüman olması, hem de kendisine zarar verilmeyip Avrupa’ya geri gönderilmesine izin verilmesi vakasını tarihe not düşecek şekilde günlüğüne yazmış ve şu sözü söylemiştir: “Ey ihanetten daha zalim olan merhamet! O kadar zalimsin ki, düşmanımızı bile sevindirdin!”

Bu tarihi kıssanın bilinen aslı bu olmakla birlikte; sonuç kısmıyla ilgili diğer bir versiyonu da şöyle anlatılır:

Haçlı ordusunun geldiğini duyan Elmalılı Rum ahali, ilk başlarda hem bu durumu sevinçle karşılamış, ellerindeki tüm imkanları seferber ederek destek olmuşlardır. Fakat Katolik olan Haçlıların gözünde Ortodoks olan Rumların pek bir değeri yoktu. Yapılan bu kadar iyiliğe rağmen ya mallarına el konulmuş ya da kılıçdan geçirilerek eziyete uğramışlardı. Bu nedenle Rumlarda Haçlılara karşı isyan ederek Selçuklu Türklerinin yanında yer almışlardır.

Ve bölgenin Ortodoks Rum halkı Haçlılar tarafından kendilerine yaşatılan bu duruma karşı “Merhamet ettik, ama ihanete uğradık. Ey merhamet, sen ihanetten daha zalimsin”, dedikleri aktarılır.

Her iki durumda da görüleceği üzere; “Merhamet ihanetten daha zalimdir” gibi bir sonuç doğurmuştur.

O zaman bu sözün ortaya çıkan iki ayrı durumu birlikte düşürek, yukarıda sorduğumuz soruyu tekrardan soralım.

Nasıl olur da merhamet, ihanetten daha “zalim” olabilir?

Çok basit bir varsayımla, ‘İhanet’ sürecini yaşayanlar tepkisel olarak karşı tarafı suçlu kılar. Merhamet ise; karşı tarafı suçlamaz, karşı tarafa sorumluluğunu geri verir. Karşı tarafa nasıl mı sorumluluk verir?

Şöyle ki; gerçek vicdan sahibi kimseler için merhamete uğramak, ihanete uğramaktan daha ağır bir yüktür.

Hepimizin başına gelmiştir. İnsan kötülüğe veya ihanete maruz kaldığında kendini haklı hisseder. Doğal olarak o kadar çok haklı hisseder ki, yaşadığı olayları ve kötülüğü herkese anlatmak ister. Bu durumu kabullenemez. Ancak bu duyguya yaşarken sonuçlara bakmaktan içine bakamaz, hep dışarıya yönelik tepkisellik gösterir.

Peki bir insan iyilikle veya merhametle karşılaştığında ne olur?

Bu durum görecelidir fakat, insan böyle birşeyle karşılaştığında (bir bakıma) içindeki kötülükle de yüzleşmek zorunda kalabilir. İçindeki kötülükle yüzleşmek! İşte o yüzden bu sözün bize öğreteceği asıl şey olan “merhametin zalimliği” de tam da burada gizlidir.

Merhamete uğrayan kişi kendisine yapılanı unutmaz. Herkes en çok ihanet unutulmaz sansa da, merhamette ihanet kadar tesirlidir. Günlük hayatımızda bunu o kadar çok görürüz ki. Bize haksızlık yapan birine öfkeyle karşılık vermek çok kolaydır. Bu klasik ve basit bir tepkidir. “Ben kötülük yapmıyorum, hakkımı koruyorum, sadece cevap veriyorum”, deriz fakat aslında ‘kötülüğe kötülükle’ cevap veriyoruzdur.

Ama aynı kişiye kötülükle karşılık vermek yerine anlayışla yaklaşmak, merhametle bakmak ise onun beklemediği bir aynayı önüne koyar. Asıl mesele; o aynayı karşıya tutabilmektir. İlla kendimizi savunmak için kötülüğe kötülükle cevap vermeye gerek yoktur. Kötülüğe kötülükle cevap vermeyince güçsüz bir insan olmayız. Bir kez deneyemez miyiz, ihanetin cezasını merhametle de verebilmeyi? Asıl mesele o aynayı karşı tarafa tutabilmek ise, yaptığı ihanete karşılık kendisine tutulan o aynaya bakan insan, kendi çirkinliğini daha net görmez mi? Hele bir de vicdan kırıntısı taşıyorsa, gösterdiğimiz merhamet O’na en ağır ceza olmaz mı?

İnsan büyüdükçe, hayatı anlamaya başladıkça ve bir de belli bir konuma yükseldikçe hem ihanete uğramaktan daha çok korkuyor, hem de  kendisinden intikam almak isteyenlerin varlığı uykularını kaçırıyor olabilir. Fakat ihanet eden bu kişi merhametle karşılaşınca tüm matematik hesapları bozulmaktadır. Çünkü merhametle karşılaşan insanın kaçabileceği bir düşman yoktur artık. Eğer hala vicdanı varsa ve gözleri de kör olmamışsa; karşısında yalnızca kendisi durur. Merhamet eden tarafından O’na yöneltilen aynanın karşısında yanlızca kendisi vardır.  ‘Gerçek Güç’; herşeye ve her etkiye tepki vermek değildir. Gerçek güç belki de dönüştürebilmektir. Dönüştürebilme iradesi ve kabiliyetidir. Ve ‘Gerçek Merhamet’ tam da bunu sağlar. Kırmadan eğmek, yok etmeden yeniden şekillendirebilmek ve zorlamadan dönüştürmek..

Karakterli ve güçlü insan olmanın formülü bu kadar basit işte. İhanet yıkarken, merhamet inşa eder. Her yiğidin harcı olmasa da; o kişi bilir ki tüm inşa süreçleri sancılıdır. Bu sürecin tüm zorluğunun göze alınması gerekir.

‘Neden ihanete uğradım, ihanete uğrayacak ne yaptım’ diyenler kin ve intikam beslenirken; “Yaptığım ihanet sonrası merhamet gördüm, bu ne büyük yükmüş” diyenler bir daha aynı şeyi yaşamamak için (ekseriyetle) hayatlarını değiştirecek kararlar alırlar. Çünkü onlar artık ihanet ve düşmandan değil, merhamete uğramaktan korkarlar. Çünkü merhamete uğrayan kişi, olduğu yerde kalamaz. Bu durum ya O’nu dönüştürür ya da (varsa) vicdanının altında ezer de ezer.

“Merhamet mi yoksa ihanet mi daha zalimdir” sorusunun yanında sorulması gereken ikinci soru ise şudur: Kendinde hak görüp birini düşman ilan etmek mi büyük erdemdir, yoksa yapılan ihanete karşı ona insanlığını hatırlatmak mı?

İhanete uğrayıp birini düşman ilan etmek çok net ve basit bir yoldur. Kendinde eksikliği görmeden, almadığın önlemleri sorgulamadan hemen karşıya yönelik bir savaş başlatırsın.

Merhamet yolunun mücadelesi ise zordur ama değerlidir. Çünkü merhamet edebilmek için önce kendinle başlattığın bu savaşı kazanman gerekir. Bunu başarabildiğin takdirde görürsün ki; isteyen istediği kadar ihanet etsin, sen aslında savaşı çoktan kazanmışsındır. Kendi iç savaşından sonra bir lütuf olarak karşı tarafa sergilediğin merhamet artık senin en güçlü silahındır. Ve attığın ‘merhamet ateşi’ düşmanını hiç beklemediği yerden yaralar: Vicdanından! (Tabi bir vicdanı varsa..)

Belki de Papaz Ordon; “Kutsal topraklara bir daha varamayacaklarını, Anadolu’yu tekrar tekrar geri alsalar bile asla sahibi olamayacaklarını, merhametin ihanet ve intikamdan daha üstün olduğunu, gerçek gücün ve kutsallığın Kudüs’te ve İstanbul’da değil kalplerde ve vicdanlarda olduğunu” anlayarak “Ey ihanetten daha zalim merhamet!” sözünü içini kanatarak defterine yazdı ve bu söz bin yıl sonra bile bu satırlarda hayat buldu.