Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
ResimLink - Resim Yükle

Aynadaki alkış

İnsan, çoğunluğun doğru saydığı şeye inanmayı sever. Kalabalığın içinde yanılmak

İnsan, çoğunluğun doğru saydığı şeye inanmayı sever. Kalabalığın içinde yanılmak ve yalnız kalmak istemez. Tek başına haklı kalmaktan korkar.

Herkesin onayladığı şey, gün gelir yanlış sayılmaz artık. Yanlış, yeterince tekrar edildiğinde önce alışkanlığa, sonra ahlaka, sonra da alkışlanan bir yasaya dönüşür. Hatta sert hükümleri bulunan adalet bile bundan nasibini alır. Adalet gün gelir, çoğunlukla köleleştirilir.

Çoğunluk ve çoğunluğun tercihi her zaman doğruyu vermez. Bu büyük bir zehirden başka bir şey değildir.

Kiminle yürürsen, kiminle nefes alırsan ona dönüşürsün. Ve insan, çevresinin eseridir. İnsan insandan huy alır, insan insandan renk alır.

Hele bir de yanındakiler eline güç verirse, bu dönüşüm daha da hızlanır. Güç yalnızca imkan vermez; insanın içinde sakladığı şeyi de açığa çıkarır.

Yanlışına yanlış demeyenler ve seni alkışlayanlara alkışlayanlar eklendikçe bundan aldığın güç önce yozlaşmayı; yozlaşma da tehlikeyi beraberinde getirir.

Bu yüzden bu sahte gücü sana ikram edenler ve seni sahte alkışlara boğanlar, sevgiden ziyade korkuya güvenirler. İnsanlar verdikleri sözleri, genellikle sevdikleri için tutmazlar; korktukları için tutarlar. Sevgi aşınabilir, değer kaybedebilir ve unutulabilir; korkunun hafızası da etkisi de kalıcıdır.

Fakat yüksek bilince sahip insanın doğruları, başarıları ve hatta özgürlüğü bile güçle şekillenmez. İnsanı şekillendiren en temel şey sadece arzularıdır.

İmkansız diye bir şey yoktur. Her insan istediği şeye belki bir gün, zor olsa da ulaşabilir. Fakat bu ulaştığı şey ona sadece ulaşana kadar yetecektir. Zihin durmaz, beden durmaz, ruh ise doymaz. Hemen yeni bir arzu icat eder. Bu mucitlikten asla vazgeçmez. Çünkü arzunun sonu yeni bir arzudur. Ve arzunun tabiatında hedefe, amaca, hayale veya ülküye varmak değil, istemek vardır.

Ne demiş eskiler; Âlâ’dan âlâ var, edna’dan edna…


Yani iyiden iyi, güzelden güzel, üstünden üstün var; dipten, aşağıdan ve alçaktan daha düşüğü var..

Ne zirvenin sonu biter, ne de dibin. Ne zaferin sonu var, ne mağlubiyetin.. İnsanoğlu bunu bir döngü içinde binlerce kez yaşar.

Peki her âlâ’dan âlâ, her edna’dan edna varsa öyleyse bahtiyarlık nerede? Öyleyse mutluluk nerede başlar veya nerede biter? Fakirlik veya zenginliğin sonu nedir? Hayaller gerçekleşince mi sonuca ulaşır?

Tüm bu bahtiyarlık, mutluluk ve bitmez istekler nerede başlar ve biter?

Cevap çok basit: Sadece zihinde.

Zihinde olan şeylerin ve arzuların dış dünyaya yansıması güç demek değildir.

Yanlış olduğunu bildiğin şeylerin alkışlanması ve bunu alkışlayanların çoğalması seni içten içe yüceltiyorsa ve seni de o yanlışı doğru gibi sürdürmeye ikna ediyorsa; sen güçlü değilsin..
Sadece bunu kendine itiraf edemeyen bir acizsindir.

İşte o yüzdendir ki, arzuları için hayata yanlış yerden bakan insan ile yaptığı yanlışlar bile doğru görünen insan; ne olursa olsun bunun ızdırabını yanında taşır. Izdırapta, arzular da acizlikte bir mertebedir.

Ruh, her arzunun sonunda yeni bir arzu ister. Ve bu yolculukta insan; ya geçmişin pişmanlığında yaşar, ya da geleceğin endişesinde. Böylece sahip olduğu tek gerçeklik olan ömrünü, iki hayalet arasında tüketir. İşte insan hayatının özeti, geçmişle geleceğin arasındaki serüveni, pişmanlık ve endişenin arasında şekillenir.

Pişmanlık ve endişe arasında geçen ömrümüzde bu kavgayı henüz farketmediyseniz, durup düşünmenin, susup anlamanın çok basit bir yolu var..


Bir aynanın karşısına geçin ve şu soruyu sorun:

Kendimde ne görüyorum? Aynaya bakınca neyi görüyorum?

Çok basit bir cevap çıkacak ortaya: Sadece kendinizi görüyorsunuz. Aslında o an bile gerçeği değil, kendinizi değil, sadece yanılsamanızı görüyorsunuz.

Aynalar insanın yalnızca dışını göstermez mi? Peki siz dışınızdan mi ibaretsiniz? Ya da görünüşünüz, sizi siz yapan şeylerin yüzde kaçıdır?

İçinizde yaşayan aşk, sevgi, mutluluk, korku, hırs, merhamet, kibir ve vicdan aynaya yansır mı hiç? İnsanın gerçek yüzü, gerçek gücü ve gerçek arzularını hangi ayna gösterebilir?

Gerçekler hiçbir zaman ne kolay bulundu, ne kolay anlaşıldı. Çünkü “Aşk, sevgi, mutluluk, korku, hırs, merhamet, kibir ve vicdan” ne sen aynaya baktığında, ne de başkaları sana baktığında değil; kimsenin bakmadığı yerde ortaya çıkar.

Belki bu yüzden aynaya bakıp “Ben kendimle yüzleştim, kendi muhasebe mi yaptım” diyenlerin çoğu “Kaybedecek neyim kaldı?” cümlesini çok kullanırlar. Ama onlar sandığımız kadar ne güçlülerdir ne de cesurlardır.

Başkasının takdirini ve sahte alkışını kabullenen; geçmişin pişmanlığını, geleceğin endişesini taşıyan bir insan “kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı” diye söylenirken, kendisi kalmadı mı? Kendisine ait olmayan şeylere değer vermediğini gösterirken, kendisinden vazgeçmediği için kalan varlığı ortadayken, nasıl kaybedecek bir şeyi kalmaz?

İnsan her şeyi kaybedebilir; mutluluk, gençlik, sevgi, makam ve para. Peki tüm bunlar gittikten sonra insanda kalan son veya kaybedecek tek şeyi, yalnızca kendisi değil midir?

Geçmişin pişmanlığı, geleceğin endişesi, güç ve arzular..

Keşke insan bu kaotik hikayesinde alkış isteyeceğine, yardım istemeyi bilseydi. İstemek, bir şeyi yapamadığı için vazgeçmek veya acizlik değildir. Yardım istemek bile aslında, vazgeçmeyi reddetmektir.

İnsan dünyayı değiştiremeyebilir.

Zamanı durduramaz, geçmişi geri getiremez, gelecek endişelerinin tamamından emin olamaz ve arzularına da sınır çizemez.

Ama bir şeyi yapabilir:

Kalabalığın içinde alkışı değil aklını, gücün karşısında itaati değil vicdanını, ihtiyaçlar karşısında acizlik yerine yardımı, arzular içinde de kendisini muhafaza edebilir.

Çünkü mesele, bu dünyadan galip çıkmak değildir.

Mesele; bu dünyadan geçerken kendine mağlup olmamak, aynaya ve alkışa aldanmamak, insanlardan beslenip onlardan renk alırken, kirlenmemektir.

Unutmayın; Âlâ’dan âlâ var, edna’dan edna..